Dr. M. Murat Kubilay

Dr. M. Murat Kubilay

07-11-2019

12:00

1.3 Kasım 2002 tarihi itibarıyla Türkiye’nin kaderi ekonomi de dahil olmak üzere kökten değişti. Peki geride bıraktığımız 17 yılda büyüme, enflasyon, işsizlik, cari açık, dış borç ve bütçe dengesi gibi temel makroekonomik göstergeler nasıl bir seyir izledi?

2.Bol görsel ve haberin bulunduğu; neredeyse tamamının ilgili kamu kurumunun resmi verilerine dayanan bu bilgiselde 17 yıllık süreci bir bütün halinde çok detaylara takılmadan çoğunlukla sonuç odaklı bir şekilde iyisi ve kötüsüyle ele alacağız.

3.AKP’nin ülke ekonomisini götürdüğü yeri ifade edeceğimiz gibi büyüme ile kalkınma arasındaki büyük ayrımı vurgulayacağız. İlkini bozuk düzenin sultanı olmak isteyenler, ikincisini ise o düzeni devirip yerine insancıl olanını inşa etmek isteyenler hedefler.

4.Öncelikle başarı ve başarısızlığa ilişkin bir noktayı netleştirmek gerek. Kasım 2002’de seçilen bir partinin olumlu/ olumsuz fark etmez; tüm kararlara hızlıca etki etmesi mümkün değil. Örneğin 2003 yılındaki büyümeyi de enflasyonu da doğrudan AKP etkileyemiyor.

5.Üstelik önceki dönemlere ilişkin avantaj/ dezavantajları da AKP üstlenmek durumunda kalıyor. Yine 2008 küresel finansal krizinin nedeni dış açıklık hariç AKP değil. Ancak ardından gelen küresel para bolluğunun da oluşturduğu elverişli koşullardan AKP sorumlu değil.

6.Erdoğan, tüm bu süreci sevabıyla günahıyla kendisine ve partisine mal ediyor. 17 yılı içine alan aralıksız bir dönem olması; değişen sistem, yöneticiler ve ekonomi idaresine rağmen; bu dönemi ‘AKP’li Yıllar’ adı altında bir bütün halinde değerlendirmek hatalı olmaz.

7.GSYH’deki değişim, yani dünyanın birçok ülkesinde hükumetlerin ekonomideki başarı çıtası olarak koydukları büyüme oranı ile başlayalım. 2003 yılı başından en son açıklanmış veri 2019 2. çeyrek sonuna kadar olan ortalama büyüme oranı %4,7.

8.Bu oran gelişmiş ülkeler için oldukça yüksek, çünkü onlar belirli bir büyüklüğe ulaşmış oldukları için %3’ü aşan düzenli büyüme oranına bile yaklaşamıyorlar. Birikimli bir şekilde bakarsak 2002’de 100 endeks değerindeki GSYH, bugün 214 değerine ulaşmış.

9.Örneğin aynı dönemde Japonya 112 endeks değerine ulaşacak kadar büyüyebilmiş. Diğer taraftan bir zamanlar küçük olan ama büyüme potansiyeline sahip Çin’deyse endeks değeri 825’e ulaşmış. Özetle bu dönemde ne çok yüksek ne de küçümsenecek düzeyde Türkiye büyümüş.

10.Büyüme oranı kadar istikrarına da bakmak gerek. 2009’daki küresel finansal kriz kaynaklı durgunluğu ve 2016 FETÖ darbe girişimindeki 1 çeyreklik daralmayı saymazsak eğer; 2003’ten 2018’e büyüme yalnızca 2 kez kesintiye uğradı. Bu kısmı AKP hanesine artı olarak yazabiliriz.

11.Ta ki dışsal değil içsel nedenlerle 2018’de kendi ‘yerli ve milli’ krizimize girene kadar. Birkaç cümle ile kişi başına düşen geliri de dile getirelim. Bu süreçte hala yüksek nüfus artışına sahip bir ülke olarak %20 oranında ülke nüfusumuz artmış.

12.Bunu da hesaba eklediğimizde kişi başına gelir 100 endeks değerinden 178’e çıkmış. Elbette bu derece enflasyon etkisinden arındırılmış bir gelir artışını birçoğunuz gözlemlemediniz. Bunun ana nedeni gelir adaletsizliği. Bu kısma sonlarında döneceğiz.

13.Büyümenin bir diğer boyutuna bakalım; revizyonlar. GSYH verileri bazı alanlarda anketlerle bazı alanlarda ise toplanmış başka verilerden türetilerek elde edilir. Bu istatistiksel yöntemler yıllar içerisinde geliştirilerek daha iyi tahminlerin elde edilmesi sağlanır.

14.Bu durum Türkiye’ye özel değildir; ancak revizyon sonucu yüksek oranda yukarı yönlü değişiklik yapmak bir nebze Türkiye’ye özgüdür. 2008’de GSYH revizyonunda ekonomimizin daha önce ölçülenden %31 daha büyük olduğunu hesapladık.

15.2016’da yine benzer bir değişiklik sonucunda %18’lik yukarı yönlü revizyon gerçekleşti. Özellikle bu ikinci revizyonun yılın ortasında tam da ekonominin küçüldüğü bir çeyreğin ardından aniden yapılması; art niyet şüphelerini doğurdu.

16.İşin enteresan kısmı ise bu revizyonlar sonucu elde edilen güncellenmiş verilerin AKP döneminde gerçekleşmiş bir büyümeymiş gibi gösterilmesiydi. Özetle, bugünkü ekonomik büyüklüğün önemli bir kısmı büyüme değil; güncelleme. Yani zaten büyükmüşüz de eksik ölçüyormuşuz.

17.Gelelim enflasyona. Türkiye, 1977-2002 arasındaki dönemde hiper enflasyonla birlikte yaşadı. 2003’te AKP’nin iktidara gelişiyle birlikte enflasyonda tartışmasız bir düşüş yaşandı. Örneğin son 17 yılda hiçbir dönem tüketici enflasyonu %25,3’ü geçmedi.

18.Diğer taraftan enflasyonun göreli kontrol altına alındığı dönemde bile TÜFE %4,16’nin altına inemedi ki bu oran bile Batı ekonomileri için yüksek. Peki 2002’den bugüne ortalama enflasyon yüzde kaç? %9,6. Aynı uzunluktaki 1985-2002 döneminde ise bu oran yaklaşık %68 idi.

19.Küresel ölçekte enflasyon hedeflemesine geçilmesi sonucu 1990’lardaki gibi çok sayıda yüksek enflasyonlu ülke zaten kalmadı; yine de bu düşüşteki başarıyı göz ardı etmemek lazım. Son soru ise şu: 2003’ten bugüne kadar olan sürede fiyatlar genel seviyesi ne kadar arttı?

20.Daha açık bir ifadeyle birikimli enflasyon ne kadar? %372. Yani Ocak 2003’te 100 TL ederindeki sepet bugün 472 TL’ye doluyor. Ya da Ocak 2003’teki 100 TL’nin satın alma gücü bugün yalnızca yaklaşık 21 TL.

21.Dağılımın aynı olmadığını yani bazı ürünlerde yüksek bazısında düşük oranda artış olduğunu belirtmek gerek. Servet birikimi olmadığı için enflasyondan en çok etkilenen kesim dar gelirli. Gelir adaletsizliği konusuna yeniden döneceğiz.

22.Ekonomide büyümenin dolaylı olarak neden olduğu 2 sorundan biri iç talebin artması sonucu bir türlü düşmeyen enflasyondu. Şimdi sıra 2. neden olan cari açıkta. Çünkü artan hanehalkı geliri, yurt dışında üretilmiş mal ve hizmetlere talep yaratır.

23.Ayrıca gelirin artışı iş gücü maliyetlerini ve kiraları yükselttiği için yerli mal ve hizmetler; yurt dışındakilere kıyasla daha pahalı hale gelir; böylece dış rekabet gücümüz azalır. Tüm bu nedenlerden ötürü büyüme kontrollü bir şekilde gerçekleşmezse cari açığa neden olur.

24.Peki Türkiye’de durum nasıl gerçekleşmiş? AKP öncesinde en önemli bileşeni enerji ithalatı olan dış ticaret açığı baki olmakla birlikte turizm gelirleri bu açığı kısmen dengelerdi. Ta ki 2002 yılına kadar.

25.Bu tarihten sonra Türkiye düzenli olarak ve yıllar içinde üst üste rekor düzeyde cari açık vermeye başladı. Öyle ki 2011 yılında ABD ve Britanya’nın ardından Dünya 3.sü bile olduk. 17 yıllık birikimli cari açık 575 milyar dolar. Bu alanda AKP tartışmasız başarısız olmuş.

26.Peki çoğunlukla mal ve hizmet ticaretine dayalı böyle bir açıkla paralar yurt dışına giderken, ülkece dolar basamadığımıza göre finansmanı nasıl sağlamışız? Özelleştirme, özel sektörün varlıklarını yurt dışına satışı ve en çok da dış borçlanma.

27.Satış fiyatının, satılan kurumun stratejik öneminin, satış sonrası personelinin durumunun ve satılan alanda ithalatın güçlenmesi gibi analizlerden uzak bir şekilde yapılan değerlendirmeyle AKP, 61 milyar dolarlık satışla kendisini başarılı buluyor. Biraz detayda fayda var.

28.Türk Telekom ile başlayalım. 2026’da borçsuz ve çalışır vaziyette geri devredilmek üzere 2005’te Türk Telekom’un %55’i 6,55 milyar dolara satıldı. Ardından her yıl %90 dolayında karın temettü olarak şirket dışına çıkarılması neticesinde; Türk Telekom borçlanmak zorunda kaldı.

29.Sonuç? 2019 açıklanan son bilançoya göre Türk Telekom, 17,4 milyar TL borçlu? Bu kadar mı? Maalesef değil, sermayesi olmadan borçla Türk Telekom’u satın alan Öger Telekom 2018’de tamamen iflas etti. Borcun büyük çoğunluğunu Türkiye’deki bankalardan almıştı.

30.4,75 milyar dolar ederinde batık kredi Türkiye’nin sırtına kalmış oldu. 2026’da borçsuz devrin nasıl yapılacağı merak konusu. Ötesi yakın zamanda yaşanan İstanbul’daki deprem; Türk Telekom’un altyapısının gücüne dair çok sayıda soru işareti doğurdu.

31.Sıra Tekel’in içki bölümünde. Tekel, ismindeki benzer bir şekilde alanında tekele yakın güce sahipken 2003’te acele bir şekilde özelleştirildi. Alıcı 292 milyon dolar gibi cüzi bir ücret ödeyen Nurol, Limak, Özaltın ve TÜTSAB ortak girişimi idi.

32.Bu ortak girişim 2006’da Tekel’in %90’ını 810 milyon dolara Amerikalı fon, Texas Pacific Group’a (TPG) sattı. Tekel’in değerindeki asıl artış ise bu süreçte gerçekleşti. 2011’de Britanyalı alkolü içki şirketi Diageo tarafından 2,1 milyar dolara satın alındı.

33.Üstelik 2003 sonrasında marka ve üretime çok büyük bir yatırım yapılmamasına; neticesinde şirketin pazar payı düşmesine rağmen; Tekel’in değeri yaklaşık 7 katına çıktı. Yani AKP iktidarı Tekel’i 7’de 1 fiyatına satmış oldu.

34.Bir diğer önemli özelleştirme vakası ise yaklaşık %31 oranında pazar payına sahip olan Tekel’in sigara kısmıydı. 2008’de Tekel’in sigara kısmı bu alanda küresel büyük oyunculardan biri olan Britanyalı BAT’a satıldı. Satış ücreti 1,72 milyar dolar oldu.

35.Satışın ardından Türkiye’de iç piyasadaki yerli tütün kullanımı büyük ölçüde azaldı. Yalnızca 9 yılda yerli tütün üretimi %26’dan %12’ye geriledi. Aynı dönemde türün üreticisi sayısı 180 binden 51 bine düştü; bu özelleştirmenin kaybedeni çiftçiler olmuştu.

36.Finansmanında bir diğer yöntem özel sektörün varlıklarını yabancılara satması oldu. Garanti, Yapı Kredi, Turkish Bank, Finansbank, Denizbank, TEB, A Bank, Tekstilbank, Oyakbank, Demirbank, Tekfenbank, MNG Bank, Şekerbank ve Türkiye Finans’ın hiseleri yabancılara satıldı.

37.Eczacıbaşı, Yemek Sepeti, Kamil Koç, Yörsan, Sırma Su, Tatil Sepeti, Boyner, Demir Döküm, Petrol Ofisi, Aras Kargo, Baymak, Koton ve Penti gibi günlük hayatta sık duyduğumuz ve kullandığımız çok sayıda markada da yüksek oranda yabancı yatırımcı mülkiyeti var.

38.Ancak tüm bu satışlar yeterli değildi, asıl finansman dış borçla yapıldı. 2002’de Türkiye’yi iktisaden oluşturan unsurlar olan merkezi yönetim, Merkez Bankası, yerel yönetimler, finans sektörü, finans dışı özel sektör ve hanehalkının toplam dış borcu 130 milyar dolar idi.

39.Bu miktar 2018’de 467 milyar dolara sıçrayarak Cumhuriyet tarihinin rekorunu kırdı. 2019 yılı itibarıyla mevcut miktar 447 milyar dolar olup yüksek seviyesini korumakta. Ekonominin de gelen paralarla büyüdüğünü hesaba katıp, dış borçluluk düzeyine bakmak daha yerinde olur.

40.AKP öncesinde 2002’de dış borcun GSYH’ye oranı %54,8’di. Bu oran 2019 yılı itibarıyla Cumhuriyet tarihinin rekorunu kırarak %61,9’a ulaştı. Üstelik önceki paragraflarda açıklanmış olan GSYH güncellemelerinin de bu oranı yapay bir şekilde düşürdüğünü vurgulamalıyız.

41.Özetle AKP döneminde dış borç rekor üstüne rekor kırdı, finansal bağımsızlık yitirildi. Bu durum dolar kuru ve faiz oranları kaynaklı finansal istikrarsızlıklara neden olduğu kadar; ABD Başkanı Donald Trump’ın ağır aşağılamalarına iktidarın sessiz kalmasına da sebep oldu.

42.Sıra işsizlikte. 2001 krizinin ardından işsizlik oranı %12,3 ile rekor kırmıştı. Bu rekor 2009’da %13,9’a kadar çıkmıştı. 2012’ye kadar olan sonraki 3 yılda işsizlik düşse de ardından ekonomi büyüse de işsizlik Temmuz 2019’da %14,3 ile Cumhuriyet tarihinin rekorunu kırdı.

43.Dar kapsamlı işsiz sayısı 4,6 milyonla rekor kırarken, iş aramaktan ümidini kesmiş veya eksik istihdam edilenlerin de dahil edildiği geniş tanımlı işsiz sayısı 7,4 milyonla yine rekor kırmış durumda.

44.Üstelik 2000 yılında iş gücündeki yükseköğretim mezunu oranı %12,3 iken, zaman içerisinde eğitim düzeyi artmış ve bu oran %25’e çıkmış. Yani daha çok eğitim almış genç nüfusa rağmen işsizlik rekor üstüne rekor kırmış; eğitime sarf edilen zaman, emek ve para çarçur olmuş.

45.Sıradaki kamu maliyesi. En sık kullanılan alt veri ise kamu borç stoku. 2002’de borç stoku 259 milyar TL iken bugün 1,284 trilyon TL’ye çıkmış; artış çok büyük fakat ana neden enflasyon.

46.Bu yapay etkiyi çıkarmak için kamu borcunun GSYH’ye oranına bakıyoruz. Bu oran 2002’de %72,1 iken, 2019’da bu oran %32,2’ye düşmüş. Tartışmasız bir başarı. Ancak 2015’teki dip seviyesi %27,6’dan günümüze belirgin bir artış olmuş.

47.Çünkü kamu borç stoku 2015’te 161 milyar TL’den 2019’da bu miktar 591 milyar TL’ye sıçramış. Peki neden?

48.Bu durumu aşağıdaki grafik net bir şekilde ortaya koyuyor. Merkezi yönetimin borç stokunun yapısı TL’den dövize doğru kayıyor; döviz kuru sıçradığında da borçluluk TL cinsi artmış oluyor. Sadece bu mu? Elbette değil, bir de rekor kıran bütçe açığı var.

49.Yalnızca 2019’un ilk 9 ayında bütçe açığı 83 milyar TL’ye ulaşmış. Üstelik bu sürede Merkez Bankası’ndan 78 milyar TL aktarım yapılmasına rağmen. İmar barışı, vergi affı yapılandırması ve bedelli askerlik gibi tek seferlik gelirler bütçe açığı makul seviyelere indirememiş.

50.Harcamalar öyle kontrolsüz hale gelmiş ki Hazine bürokratlarının 2020’deki iç borçlanma ihtiyacı öngörüsü 2019 Ocak ayında 164 milyar TL iken, yalnızca 9 ay sonra Ekim 2019’da 235 milyar TL’ye revize edilmiş. Ancak hikâye burada bitmiyor, bir de Hazine garantili projeler var.

51.Mesela Osmangazi Köprüsü veya çok sayıdaki şehir hastanesi. Bunların bütçeye yükü henüz hepsi tamamlanmadığı için çok büyük değil. Planlanan tesisler hizmete girdiğinde garantilerin yükü artacak; hatta döviz cinsi oldukları için bütçedeki ana gider kalemlerinden biri olacak.

52.Büyüme ile başlayan değerlendirmemizi enflasyon, cari açık, özelleştirme, dış borç, işsizlik ve bütçe açığı ile sürdürdük; gelir adaletsizliği ile yazıyı tamamlamanın vakti geldi. Bu süreçte büyümeden oluşan gelir adil dağılmadı ve enflasyon bu adaletsizliği daha da arttırdı.

53.Yani bir zenginleşme var ama bundan ancak belirli bir kesim faydalanmış. Bu önermeyi en çarpıcı şekilde ortaya koymanın yolu ise ülkemizdeki milyarder sayısının yıldan yıla gelişimi. 2002’den bugüne ülkemizdeki dolar milyarderi sayısı 6’dan 25’e çıkmış.

54.Hatta Türkiye’deki varlıkların dolar cinsi değer kaybının henüz başlamadığı 2014 yılında bu sayı 35’e kadar çıkmış; birçok gelişmiş ülkeden daha fazla İstanbullu dolar milyarderine sahip bir ülke olmuştuk.

55.Üzülerek eklemek gerekiyor ki aynı dönemde yani 2002’den 2019’a olan süreçte işsiz sayısı 2,7 milyondan 4,6 milyona çıktı. AKP’nin kendi tabiri olan “ekonomi emin ellerde” döneminin sonucu rekor işsizlik ve rekor dolar milyarder sayısı oldu.

56.Bilgiselin en başlarında bir noktaya değinmiştik; büyüme ile kalkınma farkı. Bunu da açıklayıp tamamlayalım. Büyüme GSYH’deki artı değişimdir. Ana girdiler olan iş gücü, girişimcilik, sermaye ve teknolojinin artışı ile büyüme elde edilebilir.

57.Kredilerle sermayenin şişirilmesi, şehirlerin ranta açılması ve doğanın tahribatıyla büyüme iteklenebilir; sonucunda sürdürülebilir olmayan, kesinlikle adil dağılmayan bir büyüme elde edilebilir. Kalkınma ise yalnızca iktisadi değil, aynı zamanda siyasi ve sosyal bir süreçtir.

58.Kalkınmada esas sürdürülebilir büyüme; elde edilen gelir artışının en çok ihtiyacı olanlardan başlayarak dağıtılması; çevre, toplum sağlığının korunması ile eğitim, hukuk ve demokrasi gibi kavramların güçlendirilmesidir.

59.Yani amaç tahribatlı ve hormonlu büyüme değil; sürdürülebilir ve adil kalkınmadır. İşte bu nedenle ülkesini çağdaş medeniyetler seviyesine yükseltmek isteyen bir devlet adamı kalkınmayı hedefler; kendi bekasını sağlamak isteyen bir siyaset adamı ise sadece büyümeyi amaçlar.



Follow us on Twitter

to be informed of the latest developments and updates!


You can easily use to @tivitikothread bot for create more readable thread!
Donate 💲

You can keep this app free of charge by supporting 😊

for server charges...