Grigory Sivkov

Grigory Sivkov

26-04-2020

15:02

#Amerika'nın ve dünyanın en büyük istihbarat teşkilatı olan, dünyadaki tüm elektronik haberleşmeleri takip eden, tüm telefon görüşmelerini/e postaları/sosyal medya hesaplarını izleyen National Security Agency (NSA) hakkında bir floodun okuyanı çıkar mı?

O halde buyurun başlayalım. “Başkasını ve kendini bilirsen, yüz kere savaşsan tehlikeye düşmezsin; başkasını bilmeyip kendini bilirsen bir kazanır bir kaybedersin; ne kendini ne de başkasını bilmezsen, her savaşta tehlikedesin.” Sun Tzu, aslında bu sözüyle,

savaşlar başta olmak üzere her türlü rekabette istihbaratın ne denli önemli olduğunu çok açık şekilde ortaya koymuştur. Nitekim hemen tüm insanlık tarihi boyunca bu istihbarat faaliyetlerinin önemi tüm devletler tarafında kabul edilmiştir. Ülkeler ve hatta örgütler,

bu istihbarat faaliyetini, temel bir savunma ve saldırı unsuru olarak görmüştür. Sanayi Devrimi sonrasında gelişen teknolojik yenilikler, salt insani istihbarat faaliyetlerinin yetersiz kalması ve çeşitli mekanik/elektronik araçların kullanılması ihtiyacını ortaya çıkartmıştır.

Dahası insan faaliyetlerine dayalı bazı istihbarat unsurları da sürece uygun evrilmiştir. Örneğin geçmişte insan eliyle yapılan kriptografi/şifreleme, gelişen teknolojiyle birlikte makineler tarafından yapılır hale gelmiştir. I. ve II. Emperyalist Paylaşım Savaşları,

insan unsurunun yanında bu tarz araçların kullanılmasına bolca sahne olmuştur. Özellikle II. Emperyalist Paylaşım Savaşı’nda Nazi Almanyası, bu tür araçlardan en üst düzeyde faydalanmıştır. Amerika ve Sovyetler Birliği için de aynı şeyi söylemek mümkün.

Tarihin cilvesine bakın ki, II. Emperyalist Paylaşım Savaşı’nda aynı cephede, Nazi Almanyası, Japonya ve İtalya’nın başını çektiği Mihver Devletleri’ne karşı aynı safta yer alan Amerika, SSCB ve Çin Halk Cumhuriyeti’nin, bu dönemde istihbarat ortaklığı yapmalarına karşın,

savaşın ardından birbirlerine karşı istihbarat faaliyetlerine girişmiştir. II. Emperyalist Paylaşım Savaşı sonrası ABD, dünyanın yeni süper gücü olarak tahtına otururken, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği de Nazi Almanya’sının yenilmesini sağlayan en büyük güç olarak,

küresel güç dengesinin yeni kutbu olarak tahtına kurulmuştu. Dahası bu kutuplardan birisi (ABD) kapitalizmin sıkı savunucusu iken, diğeri (SSCB) bu kapitalist sistemlerin yıkılmasının ateşli bir destekçisiydi ve kendisi de zaten Çarlık Rusya’sını alt ederek

sosyalist bir iktidar inşa etmişti. Hal böyle olunca bu iki ülke arasında, tüm küresel ilişkileri belirleyecek bir örtülü savaş baş göstermişti. Söz konusu dönemde Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği, Amerika içerisinde yaşananlara dair malumatlara ulaşma

olanakları bulabilirken Amerika, sosyalist yönetimin disiplini altındaki SSCB’de neler yaşandığına dair daha sınırlı bilgi edinme imkanlarına sahipti. Aynı durum, Maoist devrimin yönettiği Çin için de geçerliydi. Durum değerlendirmesi yapan ABD (ve elbette müttefiki İngiltere),

II. Emperyalist Paylaşım Savaşı’ndaki başarılarında istihbarat, kriptografi, iletişim kanallarının takibinin ve takip edilen bu iletişim kanallarındaki şifreli verilerin çözülmesinin oynadığı kilit rolün önemini gördüler. Aslında bu sonuca varılmasında, “sıkı bir içici olan”,

7 Aralık 1941 yılındaki Pearl Harbor saldırısı sonrası elektronik istihbarat için kuruluan Army G-2 biriminin başında bulunan General Carter Clarke’ın etkisi büyük oldu. Clarke, ilginç bir karakterdi; bağımsız hareket etmeyi seven, disiplinli, oldukça zeki ve öngörülü biriydi.

Amerikan yönetimine, “bir sonraki baş düşmanımız SSCB olacak” diyen de Clarke’tır. Hatta Clarke, daha 1943 yılında, yani SSCB ile aynı safta savaştıkları dönemde, Sovyetler’in şifrelemelerinin çözülmesi için çok gizli bir çalışma başlattı.

Bu çalışmayı, o dönemki devlet başkanı, savunma bakanı dışında bilen kişi sayısının iki elin parmaklarını geçmediği söylenir. Clarke’ın idare ettiği, bu kod kırma faaliyetleri, Vircinya Arlington’da bulunan ve bir zamanlar okul olan bir binada yapılıyordu.

Alaska’dan Afrika’ya kadar izlenen şifreli iletişimlerin dökümleri ABD Savunma Bakanlığı’na gönderiliyor, burada ve Vircinya’da şifreleri kırılan iletişimler, yorumlanması için Clarke’ın analitik ekibinin masasına geliyordu.

Clarke, Sovyetler’e karşı istihbarat faaliyetlerini çok önemsiyordu. Frank Rowlett, Clarke hakkında şunları söylemişti: “Kendisi, ülkeleri anlık durumlarına göre değerlendirir, ‘bugün dost olan yarın düşmandır ve dost olduğunuz ülkeyle ilgili,

bu dostluk sürecinde edinebildiğimiz kadar çok istihbarat edinmemiz gerekir. Çünkü düşman olduğunuzda bilgi edinmek için fırsatınız ya olmayacaktır ya da çok daha zor olacaktır.’ derdi.”

Clarke’ın da teşvikleriyle, ABD ve İlgiltere arasında, Sovyetler Birliği ve gelecek yıllardaki muhtemel rakiplere dair ön alıcı hazırlıklar yapılması konusunda fikir birliğine varıldı. Başka bir ifadeyle; Soğuk Savaş, bahsedildiği gibi II. Paylaşım Savaşı sonrasında değil,

daha Naziler bozguna uğratılmadan, Japonya’ya diz çöktürülmeden çok önce, ABD-İngiltere ortaklığında başlatılmıştı. Burada dikkat çekici bir ayrıntıyı da paylaşmak isterim. Amerika ile İngiltere arasındaki, SSCB’ye karşı yürütülecek olan bu istihbarat faaliyetleri

ve bu faaliyetlere ilişkin anlaşma konusunda ABD’nin Genelkurmay Başkanı, kuvvet komutanları (General George Marshall, Amiral Ernest King gibi) ve bazı üst düzey devlet yöneticilerine bilgi verilirken, dönemin ABD Devlet Başkanı olan Franklin Delano Roosvelt’e bilgi verilmemişti.

Bunun nedeni olarak; Roosvelt’in, “müttefik mücadelenin ardından ABD ile SSCB’nin barış içinde yaşayabileceğine” inanması gösterilmişti. İngiltere tarafında ise Winston Churchill, MI-6’nın başındaki isim olan General Sir Stewart Menzeis de dahil ilgili isimler bilgi sahibiydi.

ABD-İngiltere’nin, SSCB’ye karşı bu ortak istihbarat saldırısı aslında karşılıksız değildi. Aynı dönemde Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği de bu ülkelere dair istihbarat çalışmaları yapıyordu.

Üstelik Amerikalıların çok sonraları, Sovyet şifreli mesajlarını çözmeleriyle elde ettikleri bilgilere dayanarak söyleyecekleri üzere, “Sovyetler, bu konuda çok daha fazla yol almışlardı”. Ne var ki savaşın bitmesinin üzerinden birkaç ay geçmeden daha, Sovyetler

ve hatta Çin Halk Cumhuriyeti, ABD-İngiltere’nin bu istihbari faaliyetlerini büyük oranda fark etmişti. ABD’ye akan ve çözümlenmesi gereken veri sayısı hızla düşmüştü.

Bu dönem, ABD için yeni bir durumu ortaya çıkarttı. Yahudi’lerin, Filistin topraklarında bir işgalci İsrail devleti ilan etmelerinden iki yıl önce, Mayıs 1946’da, Amerikan COMINT (İletişim İstihbaratı) birimleri, ülkedeki Yahudi ajanların, Filistin’deki yeraltı Yahudi güçlerine

silah tedarik etmek için büyük bir para toplama kampanyası başlattıklarını saptadı. Yetkililer, bu durumun gelecekte ABD için menfi bir durum yaratacağını belirterek; “parayı kimin verdiğini, kimin topladığını, silahları kimin aldığını, kimin taşıdığını,

kime verdiğini bildiğimiz” bu etkinliğe dokunulmamasını fakat düzenli şekilde takip edilmesini istediler. Amerika, İngiltere ile istihbarat alanındaki işbirliğini ilerletmişti. İngiltere Başbakanı Churchill, 5 Mart 1946’da, ABD Devlet Başkanı Truman’ın davetiyle gittiği

Missouri/Fulton’da o tarihi konuşmasını yapmıştı: İki ülke, iletişim istihbarat saldırılarına karşı bir perde geliştirmek ve güçlü bir elektronik ve iletişim istihbaratı yürütmek için Amerika-İngiltere İletişim İstihbaratı Anlaşması’nı (BRUSA) imzalayacaktı.

Resmi anlaşma metninde imzaları olmasa da, Avustralya, Kanada ve Yeni Zelanda da bu işbirliğine katılmıştı. İngiltere, iletişim istihbaratı konusunda lider konumdaydı ve bu işbirliği, Amerika’ya büyük bir ivme kazandıracaktı. Henüz anlaşmanın üzerinden çok kısa bir süre geçmişken

ABD, SSCB’nin şifre sistemlerinden bazılarına ulaşmayı ve bunları kırmayı başardı. Hiç kuşku yok ki bu başarıda; İngiltere’nin, SSCB istihbaratını izlemekle sorumlu GCHQ biriminin (Bourbon Projesi) başında bulunan Richard Pritchard’ın payı büyüktü.

Pitchard, büyük bir matematikçi, parlak bir müzisyen ve inanılmaz bir kripto-analiz dehasıydı. Pritchard, kendisi gibi çok sayıda yetenikli kişiyi, GCHQ’ya kazandırmıştı. Bunlardan en çok göze çarpanlar; Conel Hugh O’Donel Alexander (İngiltere’nin satranç şampiyonu

ve satranç yazarı), Gerry Morgan (makine kripto-analisti) idi. Güçlü bir ekip kuran Pritchard, Britanya’yı, iletişim istihbaratında liderliğie taşımayı başarmıştı. Ve Amerika, böylesi bir tecrübe ile birlikte çalışmaktan ötürü büyük bir şans elde etmişti.

Öyle ki, anlaşmanın imzalanmasından Şubat 1949’a kadar geçen sürede AFSA, 12 bin 500 SSCB şifreli mesajını ele geçirmiş ve bunlardan 21 bin kadarını deşifre etmeyi başarmıştı. SSCB, kontro istihbaratla durumu fark etmiş ve 29 Ekim 1948’de Cuma günü,

tüm şifrelemelerini değiştirmiş, çok daha gelişmiş şifreleme yöntemleri kullanmaya başlamıştı. Öyle ki, bu şifrelemelerin bazıları ancak 1970’lerde çözülebilecekti. Bu nedenle ABD istihbaratı, bugünü Kara Cuma olarak tanımlamıştır.

ABD, bir yandan mevcut istahbarat kurumları ile faaliyetlerini yürütürken, öte yandan dönemin ortaya çıkarttığı yeni ihtiyaçlar üzerinden, yeni yeni istihbarat oluşumları kurmak için kolları sıvamıştı. Bu doğrultuda harekete geçen Amerika, 1908 yılında kurulmuş olan FBI’nın

yanına 1947 yılında CIA’yı da eklemişti. Ancak bunu da yeterli bulmamış ve 20 Mayıs 1949’da, yani SSCB’nin ilk nükleer denemesini yaptığı yılda, bir başka adım atarak Armed Forces Security Agency (AFSA)’yı kurmuştu. Savunma Bakanı Louis Johnson imzalı “top secret” bir talimatla

kurulan AFSA, ABD adına tüm iletişim kanallarını izlemekle, iletişim istihbaratını toplamak ve çözmekle, çözülen şifreli istihbari bilgileri gerekli birimlere iletmekle yetkili kılınmıştı. Bu kuruma o denli büyük bir bütçe ve yetki verilmişti ki, kısa bir süre sonra AFSA,

tüm kurumların üstünde bir konuma gelmiş bulunuyordu. İlk dönemlerde bu, iletişim istihbaratında ciddi bir ivmelenme yaratmış olsa da zamanla bu kurumun hantallaşmasını beraberinde getirmişti. ABD Savunma Bakanlığı’na bağlı, Genelkurmay Başkanlığı bünyesindeki AFSA;

ordunun kriptolu haberleşmesinden, “düşman/rakip” unsurların haberleşmelerini dinlemek, bunları çözümlemek, buradan edindiği bilgileri CIA/FBI gibi oluşumlarla paylaşmak ve karşı tedbirler almakla yükümlüydü. Ancak AFSA, bu misyonlarını başarıyla yerine getiremiyordu.

Zira Sovyetler Birliği, Çin ve diğer sosyalist blok ülkelerinden yeterli istihbari bilgi gelmiyordu. Bu oluşumda bir yetersizlik, bir yenilenme ihtiyacı kendisini dayatıyordu.

Takvimler 25 Haziran 1950’yi gösterdiğinde, ABD’nin bu istihbarat kurumlarının zayıflığını ortaya koyan yeni bir gelişme sahne buluyordu. Sabah saat 4 sularında, Kuzey Kore, 700 kadar Rus yapımı topla 38. Paralelde konumlu olan Güney Kore unsurlarını vurmaya başlamıştı.

Güney Kore’de moraller oldukça bozulmuştu. Henüz ilk saldırının üzerinden 2 saat geçmemişken, 100 bini aşkın Kuzey Kore askeri, 180’i aşkın T-34 tankıyla ikinci dalga saldırıya kalkmıştı. Kuzey Kore ordusu süratle ilerliyordu. İlerleyen günlerde ABD’nin Güney Kore’deki askerleri

bitmek bilmeyen bir gerileme içine girmişti. Savaşın sonraki dönemlerinde (başından beri gayri resmi olarak orada olan) Çin etkin şekilde oyuna dahil oluyordu ve AFSA, bunun da istihbaratından yoksundu. Kore’de bunca şey olurken, AFSA’nın ve diğer ABD istihbarat örgütlerinin

ruhu duymamıştı. Üstelik AFSA’da, Kuzey Kore masası olmasına karşın. Ancak görünen oydu ki, bu masa sadece kağıt üzerinde kalmıştı. Kuşkusuz ki savaş süresince AFSA’nın bir dizi önemli başarısı ve katkısı da olmuştu.

Ancak daha sonra NSA’nın eski bir yöneticisi tarafından dan ifade edileceği gibi; “AFSA’nın başarıları vardı, başarısızlıkları da. Ancak başarısızlıkları o kadar fazla olmuştu ki, başarıları bu başarısızlıklarının gölgesinde kalmıştı.”

Sorunun çözülmesi için ABD Başkanı Truman, 1952 yılı başlarında, özel bir ekip kurarak, AFSA’nın durumunu incelemesi üzerine görevlendirdi. Ekip, yaklaşık 6 ay süren bir çalışmanın ardından kapsamlı bir raporu, 13 Haziran 1952’de, Oval Ofis’te Truman’a sundu.

Ekibin liderliğini George Brownell yürüttüğü için bu rapor, yaygın olarak Brownell Raporu olarak bilinir. Raporda, AFSA’nın yeniden düzenlenmesinin tamamen zaman kaybı olacağını belirtiliyor, bu kurumun lağvedilip yerine yeni ve çok daha üst düzey bir istihbarat kurumunun

oluşturulması tavsiye ediliyordu. Raporda, Clarke dönemindeki başarılı iletişim istihbaratının artık var olmadığı, Clarke’ın yeniden bu kurumda sorumlu olarak görev almak istemediğini de not düşülmüştü. 24 Ekim 1952 sabahı, saat 10’da, CIA direktörleri Smith ve James Lay Jr.

bir kez daha Beyaz Saray’da toplantı masasındaydılar. Masadaki diğer isimler ABD Başkanı Truman, Savunma Bakanı ve bir elin parmaklarını geçmeyecek üst düzey siyasetçi ve askeri kurmaylardı. Bu toplantıda Truman, National Security Agency (NSA) / Ulusal Güvenlik Teşkilatı’nın

kurulması kararını imzalamıştı. AFSA artık yerini NSA’ya bırakıyordu. NSA, CIA soruşturma yetkisinin dışında/üstünde tutulmuş, ülkedeki tüm iletişim ve elektronik istihbarat faaliyetlerinin en üst yetkili kurumu olarak tanımlanmıştı.

Tekilatın diğer yetkileri, hakları, denetim süreci vs hakkındaki ayrıntılar 4 Kasım 1952’de yayınlanan Ulusal Güvenlik Konseyi 9 No’lu İstihbarat Direktifi “İletişim İstihbaratı” belgesinde ortaya konmuştu.

20 Ocak 1953’te, II. Emperyalist Paylaşım Savaşı sırasında 1944/45 yıllarında Batı Avrupa’daki Müttefik Kuvvetleri’nin başkomutanlığını yapmış olan, Alman asıllı Dwight David Eisenhower, ABD’nin 34. Devlet Başkanı seçilmişti.

Eisenhower, savaş dönemindeki tecrübelerinden dolayı, elektronik ve iletişim istihbaratının önemi bilen bir isimdi. Fakat göreve gelmesinin üzerinden 5 hafta geçmişken, 4 Mart 1953’te Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği Başkanı Josef Stalin’in ölümü yaşandı.

Bu, Eisenhower için ilk şok oldu. Zira Stalin’in ölüm haberini NSA, CIA, FBI ya da bir başka istihbarat biriminden önce Associated Press ve United Press International vermişti! Oysa kısa bir süre önce Stalin’in sağlık sorunları olduğunun öğrenilmesi üzerine NSA,

Sovyetler Birliği’ndeki bir dizi ülkenin (Arjantin, Hindistan gibi) temsilcileriyle görüşmüş ve bu temsilcilerden, Stalin’in sağlık durumunun iyiye gittiği bilgisini almıştı. Stalin’in ölümünün ardından NSA’nın geçebildiği tek istihbarat bilgisi, çeşitli ülkelerin

komünist partilerinin tutumlarına dair beyanları olmuştu. Kısa bir süre sonra Eisenhower’ı ikinci bir hayal kırıklığı bekliyordu. 16 Haziran 1953’te Doğu Berlin’de binlerce insan sokaklara döküldüğünde ve eylemler bütün Doğu Almanya’ya yayıldığında ilk bilgiler

ve sonraki bilgiler yine NSA tarafından değil CIA Berlin ofisi ve haber ajanları tarafından sağlanmıştı. Üstelik uzun süredir NSA’dan, Çin Halk Cumhuriyeti’ne ilişkin dişe dokunur bir elektronik/iletişim istihbaratı da alınamamıştı. Hatta NSA, Çin konusunda, Rusya ile kıyasla

çok daha çaresiz durumdaydı. İnsan kaynağı yoktu, yeterli ekipmanı olmamasından yakınıyordu. 1956 yılı sonlarına doğru NSA, Arlington’dan Maryland’deki Fort Meade’de kurulan yeni merkezine taşınıyordu. Bu dönemde NSA, üç büyük krizi kapısında bulmuştu.

1-1956 yılı Haziran ayı sonlarına doğru Polonya’da eylemler baş göstermişti ve bir türlü bitmek bilmiyordu. NSA, SSCB’nin Polonya’ya askeri müdahaleye hazırlandığına dair istihbarat edinmişti. Dahası eylemler Polonya ile sınırlı kalmayıp Budapeşte/Macaristan’a da sıçramıştı.

Hem Macaristan yönetimi ve hem de Polonya yönetimi SSCB’den yardım istiyordu. NSA, 27 Ekim’de, SSCB’den yaklaşık 40 bin askerin Macaristan’a ulaştığını saptadı. Dahası NSA, Macaristan’da giderek artan bir SSCB askeri varlığı istihbaratı edinmişti.

4 Kasım günü Sovyet güçleri Macaristan parlamentosuna girmiş ve siyasetçileri tevkif etmişti. Tevkif edilenler arasında kısa bir süre önce seçilmiş olan reformist başbakan Imre Nagy de vardı. Ülkedeki isyanın teşvik edilmesinde CIA etkin rol oynuyordu.

Başka bir açıdan, Macaristan’da ABD ile Sovyetler arasında bir bilek güreşi sürüyordu ve bu bilek güreşini, Sovyetler süratle kazanmayı bilmişti. 2-29 Ekim 1956’da, İsrail güçleri, Mısır’a ait Sina yarım adasını ve Gazze şeridini işgale girişmişti ve tarihe Süveyş Krizi olarak

geçecek olan çatışmalar başlamıştı. NSA ve diğer ABD istihbarat teşkilatları, aylar öncesinden, Mısır’ın, Süveyş Kanalı’ndaki son askerlerini de çekmesini istemesiyle birlikte bu bölgeyi yakından takip etmeye başlamıştı. Ortadoğu’da artan gerilimi, Mısır’ın askeri yığınağını,

buna karşın İsrail’in askeri hazırlıklarını ve Fransızlar ile İngilizlerin Kıbrıs’taki hazırlıklarını yakından takip ediyordu NSA ve diğer ABD istihbarat örgütleri. NSA, ABD yönetimine, 27 Ekim günü son bir bilgi geçerek, bölgede savaşın patlamasının an meselesi olduğunu,

İsrail’in Mısır’a ani bir saldırı yapmaya hazırlandığını, İngiltere’nin de buna destek vereceğini ve İsrail ile Paris arasında yoğun bir iletişim bulunduğunu, muhtemelen Fransa’nın da İsrail’in askeri saldırısına destek vereceği istihbaratını Beyaz Saray’a geçti.

Bu bilgiler, herhangi bir iletişim aracıyla iletilmek istenmedi, zira hassas bilgilerdi. Bu nedenle doğrudan ABD’deki buluşmada bildirilmek istendi. Ancak toplantı daha henüz başlamıştı ki, odaya giren personel, İsrail saldırısının başladığını haber verdi.

3-23 Kasım 1956’da, General Ralp Canine, 40 yıllık bir sürenin ardından ordudan emekli oluyordu ve NSA Başkanlık görevini Havacı General John Samford’a bırakıyordu. Bu, NSA ajanları için tam bir soğuk duş olmuştu. Zira Samford, 1952’de, NSA’nın kurulması önerisine şiddetle

karşı çıkmış bir isimdi. Samford’un bir diğer iyi bilinen yönü ise, SSCB’nin nükleer süper güç olmak istediğine yönelik sarsılmaz savunusuydu. Ama Samford herkesi şaşırttı. NSA içinde oldukça uyumlu çalışıyor, elektronik ve iletişim istihbaratının önemine uygun bir yönetim

sergiliyor, NSA’nın bir gün ABD’nin en önemli istihbarat kuruluşu olacağına inandığını söylüyordu. Ona göre NSA, geleceğin istihbarat süper gücüydü. General Samford’un başkanlığı döneminde NSA, CIA ile son derece önemli bir ortak çalışma protokolü imzaladı. U-2 protokolü…

Buna göre CIA, uçaklarla mümkün olduğunca Sovyet sınırlarına girmeye/yaklaşmaya çalışıyor, böylece radyo haberleşme ve radar kanallarına giriyor, NSA da söz konusu CIA uçaklarının iletişim hatları üzerinden Sovyet radarlarına/radyo haberleşmelerine sızmalar yapmaya çalışıyordu.

Yine bu uçuşların önlenmesi noktasında Sovyetlerin attıkları her adım dikkatle inceleniyor ve buradan Sovyetlerin teknolojilerine dair bir sonuç çıkartılmaya çalışılıyordu. 1 Mayıs 1960’ta, sabah saat 8:30’da, yine Sovyet sınırlarını ihlal eden CIA’ya ait bir U-2, Sverdlovsk

şehri dolaylarında, Mikhail Voronov komutasındaki Rus füze kuvvetlerleri tarafından ateşlenen bir karadan havaya füze ile vuruldu. Aslında uçağın vurulacağı bir anlamda biliniyordu. Zira NSA, U-2 uçağı Sovyet sınırına yaklaşırken, Türkiye Karamürsel’deki dinleme merkezinden

Sovyet iletişim kanallarını dinlemeye başlamıştı. Bu dinlemelerde, uçağın erken uyarı radarları tarafından fark edildiği öğrenilmişti. Üstelik uçak, ABD Başkanı Eisenhower ile SSCB Başkanı Nikita Kruşçev’in buluşmasından sadece iki hafta önce düşürülmüştü.

Diplomatik gerilim üst safhadaydı. Zira pilot, Sovyetler tarafından sağ olarak yakalanmış ve ABD’nin bu “düşmanca” faaliyeti medya önünde teşhir edilmişti. ABD buna karşılık ülkesindeki bir Sovyet ajanını yakalayarak takas yolunu açmış ve bu krizi böyle atlatmayı başarmıştı.

20 Ocak 1961’de Kennedy, 35. ABD Başkanı olarak seçildiğinde, NSA’nın bütçesi 654 milyon doları aşmıştı ve bünyesinde 59 binden fazla personel çalışıyordu. Aynı dönemde CIA’nın personel sayısı 16.685, bütçesi ise 40 milyon dolar civarındaydı.

NSA, Sovyetlerin Küba’ya yönelik askeri sevkiyatlarını da yakından takip ediyordu. 15 Haziran 1962’de, Soveytler Birliği’ne ait bir ticari kargo gemisi Karadeniz’den yola çıkmıştı. NSA, yaptığı dinlemelerde, Sovyetler Birliği, geminin yükü, tonajı ve istikameti konusunda

Türkiye’ye yanlış bilgi verdiğini saptadı. Uçakta, askeri mühimmat vardı. Ancak ABD yönetici mercileri, NSA’nın verdiği bu istihbaratı zayıf ihtimal olarak görerek dikkate almadı. CIA’nın da benzer raporları da Pentagon’daki Defense Intelligence Agency (DIA)/Savunma İstihbarat

Teşkilatı tarafından sümen altı edilmiş, gemi trafiği “iki ülke arasında artan ekonomik ilişkiler”e yorulmuştu. NSA, Haziran 1962’de, Küba’ya gidip demirleyen 21 adet ticari yük gemisi saptamıştı. Bu gemi trafiği giderek hızlanmıştı ve ticari gemilerle Küba’ya

hava savunma sistemleri, füzeler ve bunların kurulumunu yapacak askeri personel taşınmıştı. Temmuz sonlarına doğru Sovyet askeri teknisyenler, karadan havaya füze sistemlerinin kurulumunu yapmaya başlamışlardı. İlk hava savunma sistemleri, San Cristobal bölgesine,

Küba’nın batı yakasına konuşlandırılmıştı. 29 Ağustos 1962’de Küba’yı izlemek üzere havalanan, CIA ve NSA koordinasyonundaki U-2 uçağı, Küba’ya konuşlandırılmış Sovyet hava savunma sistemlerinin, füze rampalarının ve San Antonyo Havalimanı’na konuşlandırılmış 5 adet MIG-21’in

görüntülerini elde etti. ABD’nin artık öğrenmek istediği tek şey; Sovyetlerin, Küba’ya nükleer füze sevk edip etmediğiydi. NSA bu amaçla aralıksız bir dinleme etkinliği içine girdiyse de, bir sonuç elde edememişti.

Bu olaylardan sonra NSA’nın ve elektronik/iliteşim istihbaratının önemi, ABD cephesinden çok daha ciddiye alındı. 1960’larda ABD’nin yörüngeye konumlandırdığı uydular, NSA’nın operasyonal kabiliyetlerini, o döneme dek, eşi görülmemiş şekilde arttırdı.

Öyle ki, NSA yetkilileri yıllar sonra, “Ukrayna’daki askerin dişlerinin gıcırdamasını bile takip edebiliyorduk” diyecekti. Uydularla birlikte haberalma kabiliyetinde kayda değer bir etkinleşme yaşayan NSA, 1973 yalındaki Arap-İsrail savaşını da öncesinden yetkililere rapor etti.

Mısır’ın ve Suriye’nin, İsrail’e yönelik, şaşırtıcı bir anlık saldırı hazırlığında olduğunu, Suriye’nin 50 bin askerle Golan’a saldıracağını, Mısır’ın 100+ tank ile Süveş Kanalı yönünden İsrail’e saldıracağını belirten NSA raporu, ABD yetkililerine haftalar öncesinden ulaşmıştı.

NSA, ilerleyen yıllarda fırlatılan yeni istihbarat uydularıyla birlikte, Afrika ve Asya’daki her pilotun konuşmasını dinleyebilir kabiliyete ulaşmıştı. Artık ülkelerin neredeyse tüm ekonomik, askeri faaliyetleri izlenebiliyor, kesine yakın öngörülerde bulunulabiliyordu.

NSA’ya bağlı alt birimler, farklı ülkelere ilişkin istihbarat faaliyetleri için görevlendirilmeye başlandı. Örneğin G Grup, Libya lideri Kaddafi’nin tüm iletişim kanallarını izlemekle görevliydi. Ve Kaddafi, 1981 yılında, Sidr konusunda diğer ülkelere meydan okuduğunda,

ABD Başkanı Reagan, ABD donanmasına oraya gidip tatbikat yapması talimatı vermişti. Tatbikat kararı açıklandıktan sonra NSA ve CIA edindikleri istihbarata dair, Reagan’a bir rapor sunarak Kaddafi’nin SU ve MIG uçakları ile tam olarak nerede saldıracağına varıncaya dek

bilgi vermişlerdi. Kaddafi’nin talimatıyla bir SU-22, havadan havaya füze ateşleyerek ABD jetini vurmaya çalışmıştı ancak başaramamıştı. Ardından ABD tarafından vurulan jet düşmüştü. Kaddafi bunun ardından Etiyopya lideri ile görüşmüş, telefonda “intikam için Reagan’ı öldüreceğim

yemin ederim öldüreceğim” demişti. Bütün bu konuşmalar NSA’nın G Grup’u tarafından dinlenmiş ve bu nedenle Reagan’ın koruma sayısı arttırılmıştı. ABD’nin, NSA üzerinden SSCB’ye karşı elde ettiği üstünlük, yine bir NSA üst düzey yöneticisi eliyle imha edilmişti.

NSA’nın A Grub’unda çalışan -ki bu grup tüm istihbari bilgileri işleyen birimdir- Ronald Pelton, bir başarısızlığı üzerine görevden alınması sonrası SSCB konsolosluğuna giderek bildiği her şeyi anlattı. Buna izleme yöntemleri, uydu takipleri, şifreleme

ve deşifre teknikleri de dahil olmak üzere. SSCB bir anda altın madeni bulmuş gibi olmuştu. Pelton daha sonra Haziran 1986’da çıkarıldığı federal mahkeme tarafından 3 kez ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılmıştı.

1989’da Berlin duvarının yıkılması ve 1991 sonlarına doğru SSCB’nin dağılmasıyla birlikte NSA ve ABD istihbarat teşkilatları bir anda liderlik tahtına rakipsiz şekilde kurulmuş oldular. 2 Ağustos 1990’da Saddam’ın Kuveyt’e saldırması öncesi NSA, dönemin ABD Savunma Bakanı

Dick Cheney’e, saldırı olacağına dair rapor sunmuştu. 17 Ocak 1991’de ABD, Irak’a saldırdığında, NSA, Irak’ta vurulması gereken bütün hedefleri belirlemişti. Öyle ki; bu sayede sadece 43 günde 42 Irak tümeni imha edilmiş, 82 bin asker esir alınmış, Irak donanması kımıldayamaz

hale getirilmiş, Irak Hava Kuvvetleri’ne ait uçakların %50 imha edilmiş ya da imha olmamak için İran’a sığınmıştı. Burada en büyük pay NSA’ya aitti. Yürüttüğü istihbari faaliyetler sayesinde 700 radar sistemi, 3700 karadan havaya füze sistemi, 970 uçaksavar

daha savaşın ilk anlarında imha edilmişti. İletişim takibi, uçakların güzergahlarının takibi, radar iletişimi takibi gibi aktivitelerle, Irak ordusunun tüm komuta merkezleri ve yedek komuta merkezleri de saptanmıştı. Nitekim ABD ve Koalisyon güçlerinin bu saldırısı sonrası

Saddam Hüseyin, ağır bir ateşkes anlaşması imzalamak durumunda kalmıştı. NSA’nın elektronik/iletişim istihbarat gücü, büyük uyuşturucu baronu Pablo Escobar’ın yakalanması sürecinde de kendisini göstermişti. Escobar’ın ve onun liderliğini yaptığı Medellin kartelinin

kilit isimlerinin saklanma yerleri ve operasyonlarına ilişkin geniş bir dinleme ve elektronik istihbarat faaliyeti sonucu çok değerli bilgiler elde etmişti. Bu bilgiler Kolombiya yönetimi ve ülkedeki CIA birimleri ile paylaşılmıştı. Kartelin zayıflatılmasında ve Escobar’ın

bulunmasında bu bilgilerin belirleyici bir etkisi olmuştu. 1990’ların ortalarında, Suudi Arabistan’daki “gizli” hareketlenmeleri, Suudi Kraliyet ailesinin tüm iletişimlerinin izlenerek önceden belirlenmesi de NSA istihbaratı sayesinde olmuştu.

Kraliyet ailesinin kontrol altında tutulmasında ve yönlendirilmesinde NSA’nın sağladığı elektronik istihbarat/iletişim istihbaratın da yadsınamaz bir payı bulunuyor(du). NSA’nın istihbari faaliyetleri öylesine etkili oluyordu ki; Bosna’da, Haiti’de, Somali’de vb

operasyon yürütecek olan tüm askeri unsurlar, NSA’dan istihbarat desteği talep eder hale gelmişti. El Kaide’nin 11 Eylül saldırılarını bahane olarak kullanan Amerika, tüm ulusal ve uluslararası elektronik iletişimi açık bir şekilde izlemekten imtina etmemişti.

Bu durum NSA’nın, 16 Aralık 2005’te, New York Times yazarları James Risen ve Eric Fichtblau’nun eleştirel makalesine konu olmasına neden oldu. Yazarlar, diğer ülkelerdeki dinlemeleri pek de önemsemiyordu. Onların temel derdi, NSA’nın, tüm Amerikan vatandaşlarını

dinliyor olmasıydı. Çünkü normal prosedür uyarınca böyle bir dinleme operasyonu için her kurumun Amerika Birleşik Devletleri Dış İstihbarat Gözetim Mahkemesi’nden (FISC) izin alması gerekiyordu. Ancak NSA, bunu yapmamıştı. New York Times yazarları buradan yola çıkarak dönemin

ABD Başkanı George W. Bush’u da hedef tahtasına oturtuyor ve NSA’yı devlet üstü/denetim dışı bir istihbarat teşkilatı konumuna taşımakla suçluyorlardı. Makale, Amerika’da geniş yankı uyandırmıştı. NSA’nın; tüm Amerikalıların elektronik postalarını,

kişisel mesajlarını, telefon konuşmalarını, sosyal medya görüşmelerini, para transferlerini, uçak rezervasyonlarını, kredi kartı hareketlerini vb kontrol ettiği açığa çıkmıştı. Öyle ki; NSA’nın, ülkenin tüm operatörleri tarafından sağlanan elektronik (telefon, internet, mesaj vs)

iletişimi izlediği Stellar Wind adlı izleme programı dahi anılır olmuştu. Ancak Beyaz Saray, tahmin edeceğiniz üzere bunu yalanlamıştı. Telekomünikasyon ve internet hizmet sağlayıcıları, Beyaz Saray’ı bu tutumunda yalnız bırakmamışlardı.

NSA yöneticileri ve CIA yöneticileri konuya dair “hesap” vermek durumunda kalmıştı. Üstelik sadece operasyonlar nedeniyle değil, ama aynı zamanda bu sızıntı nedeniyle de. Bu olayın ardından NSA, bu tür operasyon birimlerinde çalışanların erişimlerini

çok daha sıkı tutmaya başlamıştı. Öyle ki, çok sınırlı sayıdaki yetkili dışında, NSA’dan bilgi alabilecek olan devlet yetkililerine sınırlamalar getirildi. Bu tarihten itibaren NSA faaliyetleri, Amerikalıların unutmaları için daha örtülü bir şekilde yürütüldü ve bazı faaliyetleri

durdurulmuş gibi gösterildi. NSA’nın elektronik haberleşme istihbaratı o denli genişti ki; 1995’te, NSA’nın her 3 saatte takip ettiği elektronik istihbarat verisi 1 katrilyon bit’in üzerindeydi. Bu verinin ne denli büyük olduğunu anlatmak çok güç.

Ama kıyaslanması için şöyle bir örnek verebilirim: Amerika’nın hafızası olarak kabul edilen ve ülkenin en büyük kütüphanelerinden olan Amerika Kongre Kütüphanesi’nde toplam veri kadarı, NSA tarafından 3 saatte elde ediliyordu. Teşkilatın bütçesi de dikkate değer.

2020 yılı itibariyle 62.8 milyar dolar. Bu rakamın büyüklüğünü anlatabilmek için şunları hatırlatmak isterim: Dünyanın en büyük savunma bütçesine sahip ülkesi ABD’nin toplam savunma bütçesi 649 milyar dolar, Çin’in savunma bütçesi 250 milyar dolar, 3. sıradaki Suudi Arabistan’ın

savunma bütçesi ise 67.6 milyar dolar! General ya da amiral dışında yönetici atanmayan bu teşkilat, ABD Kongresi’nin denetimine tabii olmadığını söylemek mümkün. NSA, birkaç yıl önce Edward Joseph Snowden’ın sızdırdığı belgelerle de gündeme gelmişti.

Amerikalı bilgisayar uzmanı olan Snowden, CIA ve NSA çalışanıydı. NSA’nın gizli belgelerini basına sızdırarak, dünya genelindeki faaliyetlerinin ifşa olmasını sağlamıştı. Snowden, "Böyle bir toplumda yaşamam mümkün değildi, yanlış bir şey yapmadım ama bana çok ağır bir bedel

ödeteceklerini biliyorum. Bir daha evimi görebileceğimi sanmıyorum." Demişti. Snowden, NSA’nın temel programlarından olan "Prism" adlı programı da ifşa etmişti. Bu program yardımıyla pek çok büyük bilgisayar, internet ve telefon şirketine sızarak gelen-giden verilerin

depolandığını belirtmişti. Bu şirtketlerin Yahoo, Google, Facebook, Skype, Youtube, AOL, Apple gibi büyük şirketler olduğu Washington post tarafından duyurulmuştu. Snowden, bu ifşanın ardından Rusya’ya sığınmıştı. IŞİD’İn bölgede, İsrail’in güvenliğini tesis ettiğini ifade

ederek, “ABD, İngiltere ve İsrail istihbaratları dünyadaki bütün terörü ‘eşek arısı yuvası’ adlı bir strateji ile bir araya getirmeye çalışıyor” demişti. Snowden daha sonra Permanent Record (Sistem Hatası) adlı bir kitap yazmıştı, herkesin mutlaka okumasını tavsiye ederim.

Çok uzun bir flood oldu, umarım keyifle okursunuz. Eee sonuçta dünyanın en büyük istihbarat örgütünü de birkaç tweet ile anlatmak ayıp olurdu😅 İşin şakasını bir yana bırakırsak, Türkiye'de NSA üzerine yazılmış en detaylı çalışmalardan birisi bu olabilir.


Follow us on Twitter

to be informed of the latest developments and updates!


You can easily use to @tivitikothread bot for create more readable thread!
Donate 💲

You can keep this app free of charge by supporting 😊

for server charges...