Ahmet

Ahmet

27-03-2020

17:59

Bu yazımda Türkiye için önemli olan ama önemi pek bilinmeyen bir konuya değineceğim.”Afrika Açılımı” Konusuna.Hazırsanız yazıma geçelim,keyifli okumalar.

Türkiye’nin binlerce kilometre mesafedeki Somali’ye askerî üs kurması birtakım soru işaretlerini beraberinde getirdi. Bunların başında coğrafi uzaklık geliyor.

Ayrıca devlet otoritesinin zayıflığı ve terör örgütü El-Şebab’ın özellikle ülkenin güney bölgelerinde etkin varlığı söz konusu.

Zaten 1990’ların başında cereyan eden, 20 yıldan fazla süren iç savaş sona ermiş gözükmesine rağmen ülkedeki güvenlik ortamı oldukça kırılgan. Hâliyle siyasi istikrarı tehdit altında olan Somali’de aktif bir siyaset izlemek kolay değil.

Ancak “Somali’nin doğru seçenek olmadığı” fikrine kapılmadan önce Türkiye’nin beklentilerine odaklanmak gerek. Somali hem Ortadoğu hem de Afrika Kıtası’nda elini güçlendirmek isteyen Türkiye için cazip bir konumda.

Doğu Afrika ülkesi Somali, Kızıldeniz’i Hint Okyanusu’na bağlayan Babül Mendep Boğazı’nın hemen yakınında bulunuyor. Bu boğazın önemi, Körfez ülkelerinden çıkan petrolün uluslararası pazarlara dağıtıldığı güzergâhta olması.

ABD Enerji Bilgi İdaresi’nin verilerine göre 2016 yılında günlük 4,8 milyon varil ham petrol ve rafine edilmiş petrol ürünü, Avrupa, Amerika ve Asya kıtalarına bu boğaz üzerinden ulaştı.

Babül Mendep petrolün de ötesinde, Batı’nın Asya ile yaptığı ticaretin kilit noktası konumunda. Dolayısıyla Türkiye, Somali sayesinde uluslararası ticaretin ve enerji transferinin stratejik bölgesinde aktif bir oyuncu olma peşinde.

Üstelik Türkiye’nin varlığını yalnızca askerî üs üzerinden okumamak gerek.

THY’nin 2012 yılında doğrudan seferlerini başlatmasıyla dünyaya açılan Somali’deki uluslararası havalimanı ve deniz limanı, Türk şirketleri tarafından işletiliyor.

Böylece Somali gelişen hava ve deniz ulaşımı sayesinde dünyaya açılırken, Türkiye de Somali’nin “Afrika boynuzu” olarak adlandırılan bölgedeki jeostratejik rolünden istifade ediyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Başbakanlık görevinde bulunduğu 2011 yılında Somali’ye yaptığı ziyaret iki ülke ilişkilerinde olduğu kadar Somali’nin uluslararası ölçekte gündeme gelmesi bakımından da dönüm noktasıydı.

İç savaşın başladığı 1991 yılından bu yana Avrupa ve Asya ülkeleri arasında Somali’yi ziyaret eden ilk lider Erdoğan oldu.

Somali ziyareti 2011 yılıyla sınırlı kalmayan Cumhurbaşkanı Erdoğan, 2015 ve 2016 yıllarında da Somali’ye giderek bölgenin en büyük hastanesi ile Türkiye’nin dünyadaki en büyük büyükelçiliğinin açılışını gerçekleştirdi.

Erdoğan’ın ilkleri barındıran ziyaretleriyle birlikte Çin ve İngiltere’nin de bu ülkedeki diplomatik misyonlarını açması, Türkiye’nin hamle üstünlüğünü resmediyor.

Türkiye’nin Somali’ye yaklaşımının çok boyutlu olduğu, askerî alanın dışında eğitim, sağlık, ulaşım, alt yapı ve insani yardım gibi alanlarda ilişkilerin tesis edildiği ortada.

Hâliyle Somali’de varlık göstermek için askerî üs gibi ciddi bir yatırıma ihtiyaç olmadığının akla gelmesi pek muhtemel. Hâlbuki bu değerlendirmeyi yaparken Somali gerçeklerini göz önünde bulundurmak gerek.

İç savaşın tahrip ettiği Somali’de devlet otoritesinin tesis edilemediği, bölgeyi yakından takip edenlerin malumu. Özellikle terör örgütü El-Şebab’ın yarattığı güvenlik zafiyeti söz konusu ki Somali silahlanmanın en yüksek olduğu ülkeler arasında.

Konu El-Şebab’a gelmişken örgüt hakkında detaylı bilgi vermek istiyorum.

Terör örgütü El Kaide’nin Somali kolu Eş-Şebab, son 10 yılda kontrol ettiği toprakları kaybetti. Örgütün bazı üyeleri de ülkeden kaçtı. Bununla birlikte analistlere göre Somali’deki merkezi otoritesinin zayıflamasına rağmen terör örgütü, önemli bir risk olmaya devam ediyor.

Örgütle mücadele için yıllarca devam eden maliyetli çabalara rağmen Eş Şebab, Mogadişu’nun kalabalık bir bölgesinde bomba yüklü bir aracı infilak ederek, 2 Türk mühendis de dahil, 81 kişinin ölmüne neden oldu.

Eş Şebab, saldırının sorumluluğunu üstlendi. Örgütün sözcüsü Ali Muhammed, yayınladığı sesli bir mesajda, “örgütün Türk vatandaşlarını hedef aldığını” açıkladı.

Eş Şebab, Somali devletiyle ve onu destekleyen yabancılarla mücadele etmek zorunda olduklarını iddia ederken, saldırıda ölen siviller için de özür diledi. Örgüt sözcüsü, “Somalili Müslüman toplumumuzun yaşadığı kayıplar dolayısıyla derin üzüntü duyuyoruz.

Yakınları öldürülen, yaralanan veya mülkleri tahrip olan Müslümanlara baş sağlığı diliyoruz” açıklamasında bulundu.

Ali Muhammed, bomba yüklü aracın, konvoyu hedef almak istediği sırada kontrol noktasında durdurulduğunu ve bu nedenle Allah’ın isteğiyle birçok sivilin de hayatını kaybettiğini ifade etti.

Eş Şebab terör örgütü, tabanını kaybetme korkusuyla, sivil kayıplarla sonuçlanan saldırıların sorumluluğunu genelde kabul etmiyor. Söz konusu saldırıda ölenler arasında,

2 Türk vatandaşının yanı sıra, saldırı anında bir otobüste yer alan 16 üniversite öğrencisi de yer alıyor.

Bu bağlamda terör örgütü sözcüsü Muhammed, “Türkler bizim düşmanımızdır. Daha önce de belirttiğimiz gibi, onlar ülkemizden çekilinceye kadar savaşmayı bırakmayacağız” dedi.

Türkiye, Somali’nin en büyük bağışçı ve yatırımcıları arasında yer alıyor. Aynı şekilde iki ülke arasındaki tarihsel ilişkiler de devam ederken, Türk şirketler Mogadişu limanı ve havaalanını işletiyor.

Eylül 2017’de Türkiye, Somali’de en büyük yabancı askeri eğitim merkezini açtı. Ancak bu varlık, birçok defa Eş Şebab örgütünün hedefi haline geldi. ABD, geçen pazar günü Somali’de terör örgütünü hedef alan 3 operasyonda 4 teröristin öldürüldüğünü açıkladı.

Öte yandan Kenya’nın başkenti Nairobi merkezli Sahan Merkezi direktörü Matt Braden, “Eş Şebab Hareketi’nin asıl özelliği, değişen şartlara uyum sağlayarak hayatta kalma yeteneğidir” dedi.

Braden, AFP’ye yaptığı açıklamada, “Örgütün liderleri, insansız hava araçlarının saldırılarında ve komanda baskınlarında öldürüldü. Birçok bomba üreticisi de öldü.

Bununla birlikte terör örgütü, geleneksel bir savaş yürütmeyi, bomba üretmeyi, gizli ve etkili bir mali-idari alt yapı oluşturmayı sürdürüyor” ifadelerini kullandı.

Braden, El Kaide’ye bağlı yerel örgütün, Somali ve bölgedeki diğer ülkelerde ağır hasarlara yol açma yeteneğinin, merkezi hükümetin kırılganlığını yansıttığını belirtti. Eş Şebab Hareketi, 10 yıl boyunca altın çağını yaşadı.

Uluslararası açıdan desteklenen Mogadişu hükümeti, başkentin sadece küçük bir alanını kontrol ederken Eş Şebab, Mogadişu’nun büyük bir bölümü de dahil önemli şehirlerin kontrolünü eline geçirdi.

Somali, Siad Barre’nin askeri rejiminin 1991 yılında devrilmesi sonrasında bir kaosa sürüklendi. O dönemde Somali’de, kıtlık ve onlarca yıl boyunca devam eden kabile savaşları baş gösterdi.

Eş Şebab Hareketi, uluslararası açıdan desteklenen hükümete karşı İslami Mahkemeler Birliği (İMB) örgütünün gençlik kanadı olarak ortaya çıktı. İMB daha sonra örgütün gençlik yapılanmasının Arapça ismi olan Eş Şebab kelimesiyle tanınır oldu.

2004 yılında kurulurken, Somali’nin büyük bir kısmını kontrolü altına aldı. Ancak 2011 yılının ikinci yarısında, Afrika Birliği’ne bağlı Somali’de Barışı Koruma Misyonu (AMISOM)

güçleri tarafından Mogadişu’daki son kalesinden çıkarılması sonrasında hareketin gücü azalmaya başladı.

O günden bu yana Eş Şebab teröristleri, kalelerinin çoğunu terk etmek zorunda kaldı. Ancak halen geniş alanların kontrolünü ellerinde bulundurmaya devam ediyorlar. Eş Şebab, geniş bir istihbarat ağı aracılığıyla şehir merkezindeki varlığını da koruyor.

Uluslararası Kriz Grubu’ndaki Afrika Boynuzu işlerinde uzman olan Moretti Motiga, “Seçenekler sunarak veya zorlayarak destek kazandılar. Vergi ve gasp yoluyla istikrarlı finans kaynakları var” dedi.

Geçen Kasım ayında Birleşmiş Milletler’e (BM) bağlı uzman bir grup tarafından yayınlanan bir raporda, grubun mafya yoluyla topladığı vergi sisteminin,harekete,Mogadişu limanı gibi kontrol etmediği alanlarda bile gelir sağladığı belirtildi.

Hareketin, hükümet kurumlarına sızma yeteneğinin bir göstergesi olarak, geçen Temmuz ayında Mogadişu’daki devlet dairelerinde bir intihar bombacısının kendisini infilak ettiği ve şehirdeki belediye başkanının ölmesine yol açtığı aktarıldı.

İntihar eylemcisi, sahte bir kimlikte faaliyet gösteriyordu. Harekete mensup militanlar, yerel olarak patlayıcı madde üretmeyi sürdürdü. Hareket, 2017 yılında 512 kişinin ölümüyle sonuçlanan bir intihar eylemi gibi son yıllarda çok sayıda kanlı saldırı gerçekleştirdi.

Aynı şekilde Eş Şebab, 2011 yılında Somali’ye gönderilen birliklere yanıt olarak, birçok yıkıcı saldırıya tanık olan Kenya’da başta olmak üzere bölgedeki ağını genişletmeyi de başardı.

Ocak 2019’da Nairobi’deki lüks bir oteli kuşatarak 21 kişinin ölmesine neden oldu. Saldırının faillerinin, Kenya’da doğan Eş Şebab militanları olduğu ifade edildi. Eş Şebab örgütü, Uganda da dahil olmak üzere birçok Doğu Afrika ülkesinde terör saldırıları düzenledi.

2015 yılında AMISOM kuvvetlerinin saldırıların önüne geçmesinden bu yana hareket, kontrol ettiği toprakları da kaybetmeye başladı.

Bu çerçevede Motiga, Eş Şebab Hareketi’ne karşı mücadelede yapılan en büyük hatalardan birinin, ilerleyen sürece dair uygun bir plan ortaya koyulmaması olduğu belirtti.

2021 yılında planlanan, Barışı Koruma Misyonu’na mensup yaklaşık 20 bin askerin ülkeden ayrılması hususunda açıklamada bulunan analistler, ulusal ordunun bu duruma hazır olmadığını söyledi.

Analistler, ulusal ordunun İngiltere, Türkiye ve Avrupa Birliği aracılığıyla ayrı eğitim programları düzenliyor olabileceğini de söyledi.

Matt Braden ise, “Afrika Birliği güçlerinin geri çekilmesiyle, Eş Şebab ile mücadele edebilecek tutarlı bir güvenlik gücünün ortaya çıktığını görememekteyiz” dedi.

Braden, hükümetin 2020 yılında yapılması planlanan parlamento seçimlerinde ve 2021 yılında yapılması planlanan cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yeniden kazanma şansını güçlendirmek amacıyla yerel yönetimleri kontrol etmeye odaklandığını vurguladı.

Matt Braden, Eş Şebab’a karşı operasyonlardan ziyade Galmudug bölgesinde seçim sürecini güvence altına almak için çok sayıda polis ve ulusal ordu kaynağına yöneldiğini ifade etti.

Ülkede hala anayasa eksikliği yaşandığı göz önüne alındığında Somali’ye bir geçiş hükümeti önderlik ediyor.

Sahan Merkezi direktörü Matt Braden, anayasanın tamamlanması ve ülke federasyonunun yapısı ile ilgili anlaşma hususunda önceki hükümetlerin çatısı altında müzakerelerin başlatıldığına, ancak mevcut hükümetin görüşmeleri asıya aldığına dikkati çekti.

Nisan 2017’den bu yana 800’den fazla kişinin ölmesine neden olan, ABD Başkanı Donald Trump dönemindeki ABD hava saldırılarında artış yaşanıyor olmasına rağmen gözlemciler,

Eş Şebab Hareketi’nin, 2020 yılı sonrasında yıkımını sürdüreceğine inanıyor. Bu çerçevede Moretti Motiga, Eş Şebab örgütünün şu anda 10 yıl öncesinde olduğu gibi güçlü bir konumda olduğunu vurguladı.

Güvenlik açığının sebep olduğu aşırı silahlanma; yoksulluk, işsizlik ve genç nüfusla bir araya gelince deniz haydutluğu, silah kaçakçılığı gibi hukuk dışı faaliyetlere elverişli bir ortam ortaya çıkıyor.

İşte askerî üs; eğitim, sağlık, ulaşım, alt yapı ve insani yardım alanlarındaki sivil faaliyetlere yönelik saldırılara karşı “caydırıcılık” rolüne sahip. Ayrıca üssün önemli işlevlerinden biri de Somalili askerlerin eğitimi .

Böylece çatışmanın hâkim olduğu ülkede iyi eğitim almış düzenli bir ordu kurulmasıyla barış ortamı ve siyasi istikrar sağlanabilecek.

Dolayısıyla Türkiye, Somali’yi korku, terör ve esaret çemberine hapsetmekten başka bir vaatte bulunamayan küresel aktörlerden farkını ortaya koyuyor.

Yurt dışındaki askerî üslerin bir başka faydası Türkiye’nin son yıllarda ağırlık verdiği savunma sanayii alanını ilgilendiriyor.

Türkiye İhracatçılar Meclisi verilerine göre Türkiye 2018 yılında savunma sanayiinde bir buçuk milyar doların üzerinde bir ihracat rakamına ulaştı.

Ortadoğu ve Afrika ülkelerinde yeni pazarlar oluşturma gayretinde olan Türkiye, askerî üslerin pozitif etkisiyle yeni talepler oluşturmayı hedefliyor.

Örneğin Türkiye’nin askerî üssünün bulunduğu bir diğer ülke olan Katar, Türkiye’nin 2018 yılı savunma sanayii ihracatında 6. sırada yer aldı.Bu bakımdan Türkiye’nin Somali’deki tecrübesi savunma sanayii pazarında referans niteliğinde.

Türkiye’nin sömürge zihniyetinden farkı ne ?

Somali Doğu Afrika ve Ortadoğu’da nüfuz elde etme hedeflerine uygun bir konumda. Türkiye’nin Somali tercihinde bu ülkenin jeostratejik avantajlarından beslenme motivasyonu elbette yer tutuyor.

Fakat Türkiye’nin tavrını sömürge geçmişleriyle nam kazanmış ülkelerden ayırmak gerekiyor. Öncelikle Türkiye aktif politika yürüttüğü diğer ülkelerde olduğu gibi Somali’de de ülkenin iç işlerine müdahale etmiyor.

Ayrıca üstenci tavırdan uzak durarak “ikili ilişkilerde eşitlik” çerçevesinde samimi bir siyaset izliyor. Zaten Erdoğan’ın istikrarlı ziyaretleri Türkiye’nin Somali’ye gösterdiği ilgiyi en üst düzeyde ifade ediyor.

Kaldı ki Türkiye askerî alanın ötesinde eğitim, sağlık, ulaşım, insani yardım alanlarında da faaliyet yürüterek barış ortamına yatırım yapıyor.

Tüm bunlar Türkiye’nin Somali’nin imkânlarını sömürme anlayışını reddettiğinin, karşılıklı güven ve iş birliğine dayalı ilişkiler kurmaya gayret ettiğinin göstergesi. Ayrıca ortak tarih ve din birlikteliği de iki ülke arasında bir başka çekim unsuru.

Arap Yarımadası ve Afrika’daki Osmanlı etkinliği 16. yüzyıla dayanıyor. Diğer yandan Somali nüfusunun yüzde 85’i hâlen Sünni Müslüman.

Türkiye-Somali ilişkilerini yalnızca tarihi ve dini bağlar üzerinden açıklamak yetersiz kalsa da İngiliz, Fransız, İtalyan sömürgeciliğinden nasibini alan ve bağımsızlığını ancak 1960’ta elde edebilen Somali’nin Türkiye ile tarihi ve dini bağları;

Ekonomik, politik, askerî alandaki iş birliklerini destekleyici unsurlar olarak öne çıkıyor. Toparlamak gerekirse Türkiye, iç savaşın başladığı 1991’den bu yana dünyanın adeta unuttuğu Somali’yi 2011 yılında en güçlü şekilde uluslararası toplumun gündemine taşıdı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın liderliğinde ve “insani yardım” gündemiyle hareket ederek önceliğinin Somali halkına yardım eli uzatmak olduğunu ispat etti.

Ardından devlet, sivil toplum ve özel sektör birlikteliğiyle Somali’nin yeniden inşasına yönelik hemen her alanda istikrarlı çalışmalar ortaya koydu.

Bununla da yetinmeyen Türkiye, Somali’deki devlet otoritesinin tesis edilmesi, böylece barış ve huzur ortamının sağlanması adına en büyük askerî üssünü bu ülkede kurdu. Türkiye’nin yapıcı Somali vizyonunun diğer boyutu ise jeostratejik kazanımlar oldu.

Ortadoğu ve Afrika Kıtası’nda etkili bir askerî üs sayesinde Türkiye, uluslararası ticaretin geçiş noktasında konumlandı. Diğer yandan Somali tecrübesiyle diğer Afrika ülkelerine benzer açılımları gerçekleştirebilme kabiliyeti elde etti.

Bunun son örneği bir başka Doğu Afrika ülkesi Sudan’ın Sevakin Adası’nı askerî üs kurmak için Türkiye’ye tahsis etmesi oldu.

Hiç şüphe yok ki Türkiye’nin istikrarlı ve kararlı bir biçimde ilerleyen Somali politikası, değer ve çıkarların örtüştürmesi sayesinde başarılı oluyor.

Şimdi ise Afrika Açılımı’nın 2.Ayağı,”Sudan” açılımına bakalım.Umarım sıkılmıyor anlayarak gidiyoruzdur,devam edelim.

Türkiye-Sudan ilişkilerinin tarihsel arka planı ve günümüz Türk diplomasisi pratikleri ışığında bakıldığında, Sudan’ın Türkiye açısından önemi kolaylıkla anlaşılabilir.

Türklerin Sudan’la tarihteki siyasi, ekonomik, sosyo-kültürel ilişkileri ve bu bağların günümüzde de sürdürülüyor olması, bu iş birliğini temel olarak kanıtlar niteliktedir.

Türkiye ve Sudan devletlerinin son dönemde yakınlaşması yeni bir durum değil, bilakis tarihi ortaklığın bir ürünü.

İşaret edildiği gibi Osmanlı Devleti’nin Afrika’da hâkim olduğu topraklar içerisinde yer alan günümüz Sudan devleti ile Türkiye arasındaki ilişkiler, siyasi, dini ve kültürel yakınlıkların pekiştirdiği temeller üzerinde yükselmektedir.

Nitekim modern Sudan’ın oluşumunun temelinde Osmanlı Devleti’nin önemli etkisi bulunmaktadır. Osmanlı’nın bölgede modern tarıma geçişi desteklemesi, başkenti Hartum’a taşıması ve nihai sınırları oluşturması bunlardan bazılarıdır.

Bugün de Türkiye, uzun bir geçmişe dayanan ilişkileri daha da geliştirmek amacıyla Sudan’a yönelik kurumsal bir dış politika stratejisi oluşturmuş durumdadır.

Bu bağlamda Türk İşbirliği ve Kalkınma Ajansı (TİKA), Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı (YTB), Yunus Emre Enstitüsü (YEE) vasıtalarıyla “girişimci ve insani dış politika” pratiğiyle Sudan'la bağlarını sağlam temeller üzerine inşa ederek geliştirmektedir.

Tarih perspektifinden Türkiye-Sudan ilişkileri:

Osmanlı devleti, 15. yüzyıldan itibaren karşılaştığı iç sorunların çözümüne yoğunlaşmasına paralel olarak merkezi yönetime uzak olan eyaletlerde mahalli yönetimleri güçlendirmişti.

Bunun temel nedeni uluslararası ticaretin gelişmeye başlamasıyla birlikte sömürgeci devletlerin bölgede etkinliklerini artırmasıydı.

Dolayısıyla merkezle Sudan topraklarının bulunduğu Habeş Eyaleti arasındaki iletişim giderek azalmış, buna paralel olarak yerel otoritelerin yönetimdeki etkinliği artmıştı.

On sekizinci yüzyılın ikinci yarısına gelindiğinde ise bölgenin durumu Osmanlı devletinin güç kaybetmesiyle birlikte içinden çıkılmaz bir hal almış, Kızıldeniz kıyısı İngiliz ticaret gemilerinin uğrak yeri haline gelmişti.

On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısından itibaren Osmanlı Devleti’nin merkezi otoritesinin zayıflaması ve bölgedeki (Mısır merkezli) İngiliz yayılmacılığının artması dengeleri sarstı.

Söz konusu dönemde merkezden atanan valilere geniş yetkiler verme gibi “durumu idare etme” çabasıyla konjonktürel önlemler alan Osmanlı Devleti arzuladığı sonuçlara ulaşamamıştı.

Bu bağlamda özellikle 1890’lı yıllarda Osmanlı Devleti’nin Sudan’da boy gösteren Mehdi hareketine yardım edecek derecede güvenememesi ve yakın coğrafyalarında yaşanan sıkıntılar bu noktada önemli engeller olmuştur.

Yaşanılan savaşların ardından Mehdi hareketi yenilgiye uğradı. 19 Ocak 1899 tarihinde Sudan toprakları üzerinde yapılan bir anlaşmayla Osmanlı Devleti sistem dışına itildi. Buna göre Sevâkin şehri Sudan vilayetiyle birleştirildi ve göndere İngiliz bayrağı çekildi.

Ancak bütün bunlara rağmen bölge halkı Osmanlı döneminde yaşadıkları özgürlükleri bulamadıkları için bir gün yardıma geleceği umudu taşıdı ve Türklere derin bir sevgi besledi.

Türkiye-Sudan ortaklığı Türkiye ve Sudan devletlerinin son dönemde yakınlaşması yeni bir durum değil, bilakis tarihi ortaklığın bir ürünü.

İşaret edildiği gibi Osmanlı Devleti’nin Afrika’da hâkim olduğu topraklar içerisinde yer alan günümüz Sudan devleti ile Türkiye arasındaki ilişkiler, siyasi, dini ve kültürel yakınlıkların pekiştirdiği temeller üzerinde yükselmektedir.

1956 yılında bağımsızlığını kazanan Sudan Cumhuriyeti devletini ilk tanıyan ülkelerden birisi Türkiye olmuştur. Kadim dostluğun bir nişanesi olarak da her iki ülke karşılıklı olarak başkentlerinde büyükelçilikler açmışlardır.

Fakat Türkiye ve Sudan arasında kurulan bu temel düzeydeki angajman iki ülke arasındaki ilişkileri istenilen düzeye getiremedi.

Bunun iki temel nedeni var: Birincisi, 400’ün üzerinde etnik ve dini yapının mevcut olduğu Sudan devletinin, 56 yıl boyunca devam eden İngiliz sömürge yönetiminin de mirası olarak yıllarca iç savaşlarla mücadele etmiş olması.

İkincisi ise Türkiye’nin 1980’li yıllara kadar Sudan ve genel olarak Afrika'ya yönelik kapsamlı bir strateji geliştirmemiş olması. Dolayısıyla bahsi geçen dönemde iki ülke arasında kayda değer bir angajman kurulamadı.

Ancak 1980’li yıllarla birlikte iki ülke arası ilişkilerde bir hareketlenme, 2000 yılından itibaren de bir artan bir ivmeye tanık olundu.

Türkiye Cumhuriyeti’nin Sudan devletiyle kurduğu siyasi, ekonomik ve kültürel ilişkilerin diğer bölge ülkelerine göre hız kazanmasında tarihi ortaklığın yanında iki temel faktörden bahsetmek mümkün.

Birincisi, 1998 Afrika Açılım Eylem Planı projeksiyonunda koordine edilen bölge ülkeleriyle ilişkilerde TİKA, YTB ve Yunus Emre Enstitüsü öncülüğündeki diğer devlet mekanizmalarının gerçekleştirdiği kalkınma yardımlarına yönelik faaliyetleri.

İkincisi ise sivil inisiyatiflerin bölgenin kalkınması için üstlendiği rolle birlikte Türk şirketlerinin gerçekleştirdiği yatırımlar vasıtasıyla Sudan ekonomisine yapılan katkı. Bu iki faktör Türkiye-Sudan ilişkilerinin gelişiminde birbirlerini tamamlayan temel unsurlar oldu.

Bu bağlamda yürütülen çalışmalar ekonomik angajmanlar bağlamında da meyvesini verdi, siyasi ve kültürel ilişkilere paralel olarak ticaret hacmini de artırdı.

Ekonomik kalkınma Hem Türkiye hem de Sudan’ın büyümeye açık bir yapıda olmalarından dolayı karşılıklı ihtiyaçları arttı. Bunun sonucunda iki devlet arasında siyasi, sosyal ve kültürel ilişkilerin yanı sıra ekonomik ilişkiler de hızla gelişti.

Bu olay ve olgular birbirlerini tamamlar mahiyette. Türkiye’nin, hem kamu hem de sivil inisiyatifler boyutuyla Sudan’la yaptığı tecrübe paylaşımları, bölgesel ve küresel bağlamda ekonomik kazanımlar edinilmesi açısından oldukça önemli.

Türk diplomasisi, Afrika’yı öncelikleri çerçevesinde yakından takip etme gayretinde oldu. Türkiye’nin bir imparatorluk halefi olması, uzun yıllara dayanan devlet tecrübesi, Afrika kıtasındaki ülkelerle münasebetini geliştirebilmesine imkan verdi.

Türkiye’nin Ak Parti hükümetleriyle birlikte hızlanan Afrika diplomasisi, “dostunu dostuna kırdırmama” çizgisinde, onların idari ve sivil alt yapılarını geliştirerek kalkınmalarını sağlayacak bilgi aktarımı faaliyetlerini hayata geçirme çerçevesinde şekillendi.

Türkiye'nin Sudan’daki faaliyetleri ülkenin siyasi, ekonomik, askeri ve kültürel alanlarda kalkınmasına önemli ölçüde katkıda bulunurken, ikili ilişkilerin çok boyutlu olarak daha da gelişmesi için fırsatlar da sunuyor.

Küresel güçler ve bölgesel dinamikler Sahraaltı ülkelere giriş kapısı olarak görülen Sudan’ın da yer aldığı Doğu Afrika bölgesi, yükselen ekonomik trendi ve potansiyeliyle bölgesel ve küresel güçlerin de rekabet alanlarının başında geliyor.

Nitekim son dönemde Etiyopya ve Eritre devlet başkanlarının Güney Sudan’ı ziyareti, Somali, Kenya ve Etiyopya liderlerinin barış mesajı içeren buluşması ve İsrail-Etiyopya yakınlaşması gibi olaylar bu bağlamda değerlendirilebilir.

Afrika Boynuzu'nda yaşanan bu hareketlilikte ikili temas çizgileri ve bıraktıkları izlerin yakından takip edilmesi gerekiyor. Türkiye’nin Afrika kıtasında yürüttüğü diplomatik faaliyetler, çok yönlü ve dostunu dostuna kırdırmama minvalinde şekillenmiştir.

Son günlerde Doğu Afrika’da yaşanan bu gelişmeleri Türk diplomasisi yakından takip etmektedir. Özellikle Türklerin, tarihte bin yıldan fazladır Sudan özelinde bölge insanıyla birlikte yaşaması, “girişimci ve insani dış politika” temasıyla kurduğu diplomatik ilişkileri,

Bölgenin kalkınması için kamu ve özel sektör vasıtasıyla gerçekleştirdiği yatırımları sayesinde bölge insanıyla karşılıklı olarak derin bir sevgi bağı olmasının temel göstergesidir.

Bu bağlamda Türkiye, Doğu Afrika bölgesi ülkelerinin kendi problemlerini çözebilecek güçte olduklarına inançla küresel ve bölgesel güçlerin herhangi bir istikrarsızlığa yol açacak hareketleri karşısındaki tavrını net olarak ortaya koymayı sürdürecektir.

Bilgiselimizin son ayağı olan Nijerya Açılımına artık geçebiliriz.

Türkiye ile Nijerya arasındaki ilişkiler, Türkiye Cumhuriyeti ve Federal Nijerya Cumhuriyeti’nin mevcut devletlerinin kuruluşundan çok daha eskilere dayanmaktadır.

Nijerya’da bir dönem etkili olmuş Kanim-Bornu gibi sultanlıklar, Osmanlı hilafetini tanımıştır. Bu münasebetler daha çok dayanışma ve yardımlaşma çerçevesinde, özellikle İngiliz sömürgeciliğinin yayıldığı evrede yoğunlaşmıştır.

16. yüzyılda başlayan Osmanlı-Nijerya ilişkileri, Sultan II. Abdülhamid Han’ın Nijerya’nın eski başkenti ve ticaret merkezi olan Lagos’ta Muhammed Şitta tarafından yaptırılan ilk resmi caminin açılış törenine temsilci gönderdiği 1894 yılına kadar sürmüştür.

Osmanlı Devleti’nin tarih sahnesinden çekilmesinden sonra Türkiye Nijerya ile olan tarihî, kültürel, politik ve ekonomik bağlantılarını 1960’tan sonraki yıllarda geliştirememiştir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan 1960’lı yıllara kadar geçen dönemde, Nijerya’nın İngiliz egemenliği altında olması dolayısıyla ikili ilişkiler gelişememiştir. 1960 yılında bağımsızlığını kazanmasından hemen sonra Nijerya’yı tanıyan Türkiye,

1962’de başkent Lagos’ta açtığı büyükelçilikle Nijerya ile diplomatik ilişkilere başlamış, 1991’de Abuja’nın başkent ilan edilmesinden sonra da büyükelçiliğini Abuja’ya taşımıştır (2001).

Nijerya’nın 1999 yılında demokrasiye geçişine kadar, Türkiye-Nijerya ilişkileri daha çok büyükelçilik düzeyinde devam etmiştir. İlişkilerin sınırlı bir şekilde sürmesinin nedeni, yaşadığı darbelerin bir sonucu olarak Nijerya’nın istikrarsız siyasi yönetimlere sahip olmasıdır.

Nijerya’nın bağımsızlığından sonra iki ülke arasında gerçekleştirilen en üst düzey ziyaret, 1996 yılında dönemin başbakanı Necmettin Erbakan’ın D-8 yapılanması için bu ülkeye gerçekleştirdiği ziyarettir.

Bu ziyaret Türkiye-Nijerya ilişkilerinde yeni bir dönemin ilk adımlarından biri olmuştur.Söz konusu ziyaret, dönemin Türk medyasında olumsuz yankı bulmuş ve bazı siyasi çevreler, mecliste bu ziyaret hakkında gensoru vermiştir.

28 Şubat 1997 tarihinde Türkiye’de gerçekleştirilen “Postmodern darbe” ile Başbakan Necmettin Erbakan’ın görevinden uzaklaştırılması üzerine de iki ülke ilişkileri yeniden kesintiye uğramıştı.

Bu tarihten sonra uzun bir süre Türkiye ile Nijerya arasında büyükelçilik faaliyetleri dışında bir iletişim olmamış, ilişkilerin geliştirilmesi konusunda kayda değer herhangi bir girişimde bulunulmamıştır.

1999 yılında sivil yönetime geçen Nijerya, uygulanabilir bir demokratik sistem kurma konusunda ekonomik, politik ve sosyal koşulların iyileştirilmesi için arayış içine girmiştir.

Bu bağlamda da ülkenin yeni devlet başkanı Obasanjo, 2000 yılında Türkiye’ye resmî bir ziyaret gerçekleştirmiştir. Obasanjo, Nijerya’nın yeni dönemi için Türkiye’yi ve Türk girişimcileri yatırımlar yapmak üzere ülkesine davet etmiştir.

İlişkilerin her alanda güçlendirilmesini ve derinleştirilmesini hedeflediklerini, Türkiye ile iş birliği alanlarını geliştirmek istediklerini söyleyen Obasanjo,

İki ülkenin tarihî, dinî ve toplumsal benzerliklere vurgu yaparak uzun süredir kapalı olan Türkiye’nin Nijerya misyonunun tekrar açılması gerektiğini belirtmiş ve iş birliği, ticaret ve yatırımlar için Türkiye’ye kapılarının açık olduğunu ifade etmiştir.

Obasanjo bu ziyarette bir araya geldiği dönemin başbakanı Bülent Ecevit ile, 1995 yılında imzalanan ve 1999 yılından itibaren süren LNG ithalatına ek olarak doğal gaz ve petrol satışı konularını da görüşmüştür.

Türkiye’nin 1999 yılından beri LNG aldığı Nijerya, Afrika kıtasında Cezayir’den sonra Türkiye için ikinci en büyük LNG tedarikçisi konumundadır. Kasım 1999’dan bu yana Nijerya, BOTAŞ’a ait Marmara LNG Terminali’ne 4.000’den fazla LNG kargosu göndermiştir.

Ekim 2021’de sona erecek olan NLNG (Nijerya LNG Limited Şirketi) ve BOTAŞ arasındaki sözleşmenin yenilenmesine dair henüz bir anlaşma yapılmamıştır.

NLNG’de %25,6’lık hissedar olan Shell, bölgesel bir doğal gaz ticaret merkezi olma potansiyeline sahip olan Türkiye’ye daha fazla LNG sağlamayı arzulamaktadır.

“Afrika Açılım Politikası” çerçevesinde 2005 yılını “Afrika Yılı” ilan eden Türkiye, özellikle 2010 yılından sonra kıtada yaşanan her gelişmeyi yakından takip etmeye başlamıştır.

Bunda, Türkiye’nin yeni bir güç olarak ortaya çıkmasının yanında kıta ile olan tarihî ve kültürel yakınlığının rolü de oldukça fazladır.

Bu bağlamda nüfus ve doğal kaynaklar olarak kıtanın en önemli ülkelerinden olan Nijerya ile Türkiye arasındaki ilişkilerin gelişmesinde bu yöndeki gayretler ve karşılıklı ziyaretler etkili olmuştur.

Özellikle 2010 yılından sonra iki ülke arasında Cumhurbaşkanı,Bakanlar ve diğer düzeylerde karşılıklı ziyaret ve temaslar belirli aralıklarla devam etmiştir.

Nijerya Devlet Başkanı Obasanjo’nun 2000 yılındaki Türkiye ziyareti ardından 2011 yılında da dönemin Devlet Başkanı Jonathan ülkemizi ziyaret etmiştir.Akabinde 2016 yılında Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Nijerya’ya bir ziyaret gerçekleştirmiştir.

Ziyarette iki ülke arasındaki siyasi ve ekonomik ilişkilerin güçlendirilmesi yanı sıra savunma, turizm, yükseköğretim, karşılıklı yatırımların teşviki ve korunması gibi birçok yeni girişim başlatılması kararlaştırılmıştır.

Bir yıl sonra da Nijerya’nın yeni Cumhurbaşkanı Buhari, beraberinde kalabalık bir heyetle 19 Ekim 2017’de Ankara’ya resmî bir ziyarette bulunmuş, ardından da İstanbul’da düzenlenen D-8 Zirvesi’ne katılmıştır.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Nijerya ile önceki dönemlerde kurulmuş olan ilişkileri daha iyi bir noktaya taşıma amacını dile getirmiş ve Nijerya’yı Birleşmiş Milletler’in barış gücü misyonlarına en fazla katkı sağlayan 10 ülkeden biri olmasından kaynaklı olarak,

Sahra Altı Afrika’da stratejik bir ortak olarak tanımlamıştır.

Her iki ülkenin de benzer güvenlik tehditleriyle karşı karşıya olması, Nijerya’ya hem Türkiye tecrübesinden hem de Türkiye’nin savunma sanayii alanındaki imkân ve kabiliyetlerinden istifade etme noktasında önemli imkânlar sunmaktadır.

Nijerya ile Türkiye arasındaki ticari ve ekonomik ilişkileri güçlendirmek için yapılan ikili görüşmelerde güvenlik ve terörle mücadele konuları, tarımsal ve ticari iş birliği, eğitim ve sağlık, ulaşım ve bağlantı, enerji sektörü iş birliği konuları ele alınmıştır.

Bu alanlardan özellikle altyapı ve inşaat sektörleri, başlangıç için uygun fırsatlar barındırmaktadır. Zira 2017 itibarıyla Nijerya’da 17 milyon konut açığı bulunduğu belirtilmektedir.

Bu konuda önemli bir tecrübeye sahip olan Türkiye’nin Nijerya’da da büyük projeler yürütebileceğine kuşku yoktur. Türkiye-Nijerya ilişkilerinin en önemli ayağını D-8 oluşturmaktadır.

Gerçekleştirilen toplantılarda D-8 üyeleri arasındaki mevcut ilişkilerin ve iş birliğinin daha da geliştirilmesi ve derinleştirilmesi üzerinde durulmuş ve topluluğa üye ülkeler arasındaki ticaret miktarının arttırılması kararlaştırılmıştır.

Türkiye ve Nijerya hükümet liderleri arasındaki ikili toplantılarda terörizm, insan kaçakçılığı, uyuşturucu ve silah kaçakçılığı ile mücadelede için de ortak girişimlerin arttırılması konusunda anlaşma sağlanmıştır.

Yerel terör örgütleriyle ilgili benzer sorunlar yaşayan her iki ülke, bu tür yapılarla mücadelede etmek için ortak çalışma kararı almıştır.

Ayrıca Türkiye ile Nijerya arasındaki ilişkileri baltalama potansiyeli bulunan FETÖ’ye ait kurum ve kuruluşlarla mücadele konusunda da görüş birliği sağlanmıştır.

Bu çerçevede, Maarif Vakfı’nın Nijerya’da yeni okullar açması için gerekli kolaylıkların gösterilmesi konusunda prensipte anlaşmaya varılmıştır. Ayrıca öğrenci değişimi, eğitim ve teknoloji değişimi/paylaşımı konularında da iş birliği yapılması,

Nijeryalı öğrencilerin Türkiye’de eğitim alması için bursların artırılması ve vize uygulaması konuları da görüşülmüştür.

1962 yılında Türkiye’nin Lagos Büyükelçiliği’nin açılmasıyla başlayan diplomatik ilişkilerin üzerinden 57 yıl gibi bir süre geçmesine ve son 20 yıldan itibaren taraflar arasında yaşanan yakınlaşmaya rağmen Nijerya ile ilişkilerin

-iki ülkenin potansiyeli göz önüne alındığında- arzu edilen seviyede olmadığı görülmektedir.

Bu manzara, ilişkilerin güçlendirilmesi ve geliştirilmesi için Türkiye’nin Nijerya politikasındaki önceliklerinin yeniden değerlendirilmesinin gerekli olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

Nijerya ile sosyoekonomik ilişkilerin gelişimini yönlendirmek ve sürekli kılmak adına, mevcut problemlerin tespiti ve çözümü için detaylı bir araştırmanın acil olarak başlatılması gerekmektedir.

Ayrıca Türkiye’nin açılım söylemlerinin güçlendirilmesi açısından, Nijerya’daki temsilcilerin sahadaki uygulamalarının da çok önemli olduğu gerçeği gözden kaçırılmamalıdır.

Türkiye ile Nijerya arasında siyasi ve ekonomik iş birliğini geliştirmeye ve desteklemeye yardımcı olacak kültürel alışverişin artırılmasının ikili ilişkilere katkı sağlayacağı muhakkaktır.

Bunun için de 36 eyaletten oluşan Nijerya’da başkent Abuja dışındaki diğer büyük kentlerde de konsolosluk açılması, ayrıca TİKA, Yunus Emre Enstitüsü ve Maarif Vakfı gibi kurumların temsilciliklerinin kurulması, toplumlar arasındaki bağların güçlenmesine yardımcı olacaktır.

İnsani yardım ve ticaret,Türkiye’nin Afrika kıtası ile ilişkilerinin en göze çarpan unsurlarını oluştururken,başta İHH olmak üzere çok sayıda sivil toplum kuruluşu, Türkiye’nin Afrika’daki varlığının güçlendirilmesi ve ilişkilerin geliştirilmesinde çok önemli rol oynamaktadır.

Türkiye’yi sömürgeci güçlerden ayıran bu özelliği, halk nezdinde de itibar görmektedir. Bu bağlamda diğer Afrika ülkelerinde yürütülen STK çalışmalarının 200 milyonluk nüfusa sahip Nijerya’da daha da arttırılması büyük önem arz etmektedir.

Nijerya ile ilişkilerin geliştirilmesine katkı sağlayacak en önemli konulardan biri de eğitim alanında yapılacak iş birliğidir. Bu bağlamda Türkiye Bursları kapsamında 1992’den bu yana 228 Nijeryalı öğrenciye lisans/yüksek lisans ve doktora bursu verilmiştir.

Son olarak 2017-2018 öğretim döneminde 43 Nijeryalı öğrenciye burs imkânı sağlanmıştır. KKTC’de yaklaşık 3.500, ülkemizde ise yaklaşık 2.000 Nijeryalı öğrencinin eğitim gördüğü tahmin edilmektedir.

İngiltere (16.072), ABD (11.167) ve Malezya (11.052) gibi ülkelere eğitim için giden Nijeryalı öğrencilerin sayısı düşünüldüğünde Türkiye’ye gelen öğrenci sayısının çok düşük olduğu görülmektedir.

Hâlihazırda THY Lagos ve başkent Abuja’ya her hafta doğrudan yedi sefer düzenlemektedir.

Bu bağlamda vurgulanması gereken bir diğer konu, kuzeyin büyük Müslüman kenti ve ticaret başkenti sayılan Kano’ya iptal edilen uçuşların yeniden başlatılmasının ilişkilerin Kuzey Nijerya’ya yayılması için kritik önemde olduğudur.

Zira 2015 yılında, THY’nin Kano kenti uçuşları devam ederken, Türkiye’yi ziyaret eden Nijeryalı sayısı 25.000’i bulmuştur.

Çin, Rusya, ABD, İngiltere, Fransa ve Hindistan gibi küresel güçlerin Nijerya’daki varlığına karşılık, Müslüman bir aktör olarak Türkiye’nin Nijerya ile ilişkileri ayrıca önem arz etmektedir.

Nüfusun yarısından fazlasının Müslüman olduğu Nijerya’da din, Türkiye’nin yumuşak güç unsurlarından biri olarak diğer ülkelere göre bir avantaj olarak öne çıkmaktadır.

Ancak Türkiye’nin Nijerya’da yatırım yapan diğer devletlerle kıyaslandığında yeterli deneyim ve birikime sahip olmaması, en büyük dezavantajıdır. Bu rekabet ortamında Türkiye’nin Nijerya’da varlık kazanması ve mevcut olumsuzlukları ortadan kaldırabilmesi;

Devlet kurumları, özel sektör, STK’lar, üniversiteler ve medya ile birlikte hareket edip tüm sosyoekonomik araçları kullanarak buradaki tanıtımını hızlandırması ile mümkün olacaktır.

Nijerya, bir fırsatlar ülkesi olması yanı sıra bazı riskleri de barındırdığı için, burada rasyonel ve geniş perspektifli bir çalışma yapılması önem arz etmektedir. Şüphesiz Türkiye’nin kaliteli ve uygun fiyatlı ürünleri Nijerya pazarında rahatlıkla yer bulabilir;

Kaldı ki hâlihazırda Nijerya’da Türk malları ile ilgili algı son derece olumludur. Ayrıca altyapı ve imar projeleri üstlenebilecek uluslararası tecrübe ve başarıya sahip Türk müteahhitlik firmalarının Nijerya’daki faaliyetlerinin teşvik edilmesi de önemlidir.

Zira 200 milyonluk nüfusuyla Nijerya, her yıl 900.000 konuta ihtiyaç duymaktadır. Dolayısıyla Nijerya’da her türlü altyapı (yol, köprü, demiryolu, baraj) yatırımına büyük ihtiyaç vardır.

Öte yandan bu ülkede ticaret ve üretimle uğraşan yerleşik Türk iş adamı sayısının çok sınırlı olması, ticari ilişkilerin geliştirilmesi önünde ciddi bir engel teşkil etmektedir.

Ayrıca Türk firmalarının Nijerya’da daha etkili olmasını sağlamak için bankacılık ilişkilerinin geliştirilmesi de büyük önem arz etmektedir.

Türkiye’den Nijerya’ya daha ziyade ziynet eşyaları, tekstil ürünleri, ayakkabı, kozmetik ürünler, demir-çelik, metal dışı mineral mamuller, çeşitli sanayi kollarında kullanılan makine ve cihazlar, elektrikli makine ve cihazlar ihraç edilirken;

Nijerya’dan Türkiye’ye ham petrol, doğal gaz, yağlı tohumlar ve meyve ihracatı yapılmaktadır. Bunlar dışında bavul ticareti de bir hayli yaygındır.

Önümüzdeki süreçte Türkiye’nin Nijerya’da tarım, bilgi ve iletişim teknolojileri, iletişim altyapısı, enerji, askerî teknoloji vb. alanlarda daha aktif rol alma potansiyeli bulunmaktadır.

Nijerya’da bugün başta müteahhitlik, enerji, elektrik, su arıtma sistemleri, yapı malzemeleri ve mobilya sektörü olmak üzere 50’ye yakın Türk firması faaliyet göstermektedir.

Bu ülkede yatırım yapmayı düşünen Türk firmalarının güçlü yerel ortaklarla çalışmaları ve yerel pazarlarda devlet destekli projelere odaklanmaları, güvenlik ve iş verimliliği açısından önemlidir.

Gerekli girişimlerin başlatılması durumunda Türkiye, yatırımlar ve ticaret açısından Nijerya’nın beklentilerini karşılayabilecek kapasitededir.

Kullandığı doğal gazın %98’ini Rusya, İran ve Azerbaycan’dan boru hatları yoluyla ithal eden Türkiye’nin artan enerji ihtiyacını karşılamak için yeni kaynaklara ihtiyacı vardır.

Bu sebeple de yeni tedarikçiler arayışında olan Türkiye için Nijerya ile ilişkilerin geliştirilmesi önem arz etmektedir. Nitekim hâlihazırda ikili ticaretin önemli bir bölümünü Nijerya’dan yapılan LNG ithalatı oluşturmaktadır.

Afrika açılımında lokomotif ülkelerden biri olma durumdaki Nijerya ile ilişkiler önümüzdeki dönemde Türkiye’nin bu kıta ile ilgili uzun vadeli stratejilerini doğrudan etkileyecektir.

Sahip olduğu yer altı zenginlikleri ve kalabalık nüfusu ile Nijerya, Türkiye için önemli bir partner olma potansiyeline sahiptir, aynı şekilde nispeten gelişmiş ekonomisi ile Türkiye de Nijerya açısından iyi bir uluslararası müttefik olabilir.

Nijerya’nın farklı bölgelerinde birçok silahlı örgüt faaliyet gösteriyor. Bu örgütler genel olarak ideolojik olan ve olmayan olarak iki sınıfa ayrılabilir.

Ülkenin kuzeydoğusunda etkin olan Boko Haram ile güneydoğuda etkili olan Nijer Delta militanları ve Biafra Ayrılıkçı Hareketi (IPOB) ideolojik temelli örgütleri oluşturuyor.

2000’li yılların başından itibaren güç kazanan Boko Haram daha çok kadın ve gençleri kaçırıyor ve bu kişileri fidye istemek yerine örgüt içinde kullanmayı amaçlıyor. Ancak örgüt zaman zaman fidye için kaçırma faaliyetlerinde de bulunuyor.

Nitekim örgüt tarafından 2017’de Borno eyaletinde Nijerya Ulusal Petrol Şirketi (NNPC) uzmanlarının bulunduğu konvoya düzenlenen saldırıda en az 50 kişi hayatını kaybetmiş, hayatta kalanlar ise örgüt üyelerince kaçırılmıştı.

Örgüt, 2014’te kalesi olarak bilinen Borno eyaletinin Chibok kentinde bir okula düzenlediği saldırıda 270 kız öğrenciyi ve son olarak da geçen sene ülkenin kuzeydoğusundaki Yobe eyaletinde Dapchi’de bir okula düzenlediği saldırıda 110 öğrenciyi kaçırmıştı.

Bu çocukların bir kısmı serbest bırakılırken bir kısmı halen örgütün elinde bulunuyor. Liderleri Muhammed Yusuf'un gözaltındayken ölmesinin ardından 2009'da kitlesel şiddet eylemleri yapmaya başlayan ve Kamerun, Benin, Çad ve Nijer'de de saldırılar düzenleyen

Boko Haram örgütü üyeleri, 17 bin kişinin ölümünden sorumlu tutuluyor

Ülkenin güneydoğusundaki petrol ve doğalgaz rezervlerinin bulunduğu eyaletlerde etkili olan Nijer Delta militanları ise boru hatlarına düzenledikleri saldırılar ve petrol tesislerinde çalışan özellikle yabancı mühendis ve işçileri kaçırarak gündeme geliyor.

Bu bölgede petrol gelirlerinden daha fazla pay almak isteyen Nijer Delta militanları, yabancı işçileri kaçırarak bölgeye uluslararası ilginin artmasını ve bölgedeki kaynakların kontrolünü elde etmeyi hedefliyor.

Nitekim bu grupların Nijer Deltası'ndaki saldırıları sonucu petrol üretimi 2016'da önemli oranda düşmüştü. Nijerya'da hükümeti, militanlara yönelik af düzenlemeleri ve petrol üretiminden paylar vererek bölgede barışı tesis etmeye çalışıyor.

Yine ülkenin güneydoğusunda Nnamdi Kanu liderliğindeki IPOB örgütü, Biafra halkının haklarını savunduğunu iddia ediyor. IPOB, örgüt üyeleriyle ordu birlikleri arasında yaşanan olaylar sonrası Nijerya hükümeti tarafından alınan kararla "terör örgütü" ilan edildi.

Aslında Nijerya'nın güneyinde bağımsız Biafra devletini kurma talebiyle ayaklanma yeni değildi ve bağımsızlık için 1967'de çıkan iç savaşta milyonlarca kişi hayatını kaybetmişti.

Nijerya’daki silahlı örgütlerin ikinci grubunda ise ülkenin güneyindeki Gine Körfezi kıyılarında faaliyet gösteren korsanlar ve Nijerya’nın orta ve kuzey kesiminde son yıllarda etkin olan silahlı çeteler yer alıyor.

Bu çeteler, ülkenin farklı bölgelerinde etkin olan “ideolojik” temelli örgütlerin oluşturduğu güvenlik zafiyetinden güç kazanıyor. Mesela ülkenin kuzeyindeki kaçırma olayları çoğunlukla Boko Haram örgütünün hakim ya da etkin olduğu bölgelerde meydana geliyor.

Aynı şekilde Nijer Delta militanlarının yabancı mühendis ve işçilere yönelik kaçırma olayları ideolojik bir amaç güderken güvenlik boşluğunun olduğu bu ortamdan beslenen

küçük silahlı çeteler de tamamen ekonomik çıkar gözeterek fidye için kaçırma eylemlerini gerçekleştiriyor.

Afrika Açılımı Türkiye için Önemli bir konu,bazı fırsatlar hala daha var. Geç kalmış değiliz,Afrika’da ki en güçlü rakiplerimiz olan Çin,Fransa ve ABD’yi yakalayabiliriz.

Bu kadar uzun yazı yazmama rağmen bazı şeylere kabaca değindim, umarım "Afrika Açılımı" kafanızda az da olsa oturabilmiştir.

Bilgiselim burada bitti umarım beğenmişsinizdir. Eğer beğendiyseniz ilk tweeti Beğenip RT atmayı unutmayın,esenlikler dilerim :) Bu arada Bana kaynak bulmamda yardımcı olan @lenkfahtee 'ye teşekkür etmeden geçemem.



Follow us on Twitter

to be informed of the latest developments and updates!


You can easily use to @tivitikothread bot for create more readable thread!
Donate 💲

You can keep this app free of charge by supporting 😊

for server charges...