Cem Türktekin

Cem Türktekin

26-03-2021

22:44

Stan Grossfeld’in 1984 yılında çektiği bu fotoğraf dünya gündemine bomba gibi düşerken, görenlerin korkuyla irkilmesine sebep olmuştu. Ancak ertesi yıl Pulitzer ödülü kazanacak olan fotoğraf, diğer taraftan da Wembley’de son bulacak çok uzun bir maratonun ilk kıvılcımı olacaktı.

Fotoğrafın çekildiği yer, yarısı çocuklardan oluşan 10 milyona yakın insanın kavurucu sıcak ile dondurucu soğuk arasında yaşam mücadelesi verdiği ve her gün 60 kişinin açlıktan öldüğü, son yüzyılın en korkunç kıtlığını yaşayan Etiyopya’ydı.

Bu yüzden annesinin sarmaladığı, 5 yaşında olmasına rağmen 2 yaşında görünen ve kemikleri sayılan, Grossfeld’in gündeme taşıdığı çocukla aynı kaderi paylaşan yüzbinler olduğu haberi geldiğinde daha da dramatik bir hal alacaktı fotoğraf.

CBC televizyonunca ABD’li rock grubu The Cars’ın Drive isimli parçasıyla yapılan bu klibin yayınlandığı gün, trajedinin tek fotoğraftan ibaret olmadığı insanların zihnine iyice kazınacak ve kıtlık geniş yankı bulacaktı.

Ancak Avrupalıların talanı altında sefalete mahkum edilen Afrika hikayelerinin aksine, bu kez bizzat Afrikalı bir diktatör tarafından açlığa itiliyordu Etiyopyalılar. Onları bu bataktan kurtarmaya çalışan ise, yine bilinen hikayenin aksine bu kez Avrupalı bir beyaz olacaktı.

Her gün onlarca çocuğun açlıktan öldüğü bu cehennemde iyilikle kötülüğün, zulümle merhametin, umutla hayal kırıklığının kıyasıya yarışacağı bu iyilik maratonuna start verecek güç; o dönem Londra’daki evinin kirasını dahi güçlükle ödeyen bu kişiden başkası değildi.

Etiyopya’daki 1984 kıtlığı o güne kadar yaşananların en büyüğü olsa da, aslında Doğu Afrika ülkelerinde yaşanan kıtlık zincirinin sadece bir halkasıydı. Kıtlıkların ana sebebi ise bölgede yaşayan insanların tahıl tüketimine endekslenen yüzlerce yıllık beslenme alışkanlıklarıydı.

Sudan ve Somali’nin de dahil olduğu ‘Afrika Boynuzu’ndaki kırsal bölgelerde toplayıcılık, avcılık ya da balıkçılık namına kültürel olarak neredeyse hiçbir birikim olmadığı için, kıtlık yüzlerce yıldır bölgenin en kadim problemi haline gelmişti.

Tamamen toprağa ve tarıma bağlı olan insan hayatlarının, kuraklık gibi sebeplerle hasadın düştüğü yıllarda bir yaprak gibi solması kaçınılmazdı. Bölgede yaşanan şiddet olayları ve iç savaşlar ise bu kırılganlığı daha da artırıyordu.

Son yüzyılda aynı felaketle 4 kez boğuşan Etiyopya’da yaşanan 1984 kıtlığı da, iç savaş yüzünden o güne kadar Afrika’da görülmemiş bir faciaya dönüşecek ve evlerini terk etmek zorunda kalan milyonlarca insan çöllerde ölüm kalım mücadelesi verecekti.

Etiyopya 1974’e kadar soyu Hz Süleyman’a dayandığına inanılan imparator Haile Selassie tarafından yönetilmişti. 1972’de başgösteren bir önceki kıtlık sırasında, lüks sarayında şatafat içinde yaşayan imparator, 1974 yılında bir darbeyle indirildi ve 8 asırlık hanedanı son buldu.

Ülke için asıl felaket ise öngörülenin aksine bu tarihten sonra yaşandı. Selassie’yi tahttan indiren cunta sosyalist bir halk iktidarı vaad etmesine rağmen, hiçbir üretim aracı bulunmayan ve geri kalmış bir tarım ülkesi olan Etiyopya, Komünizm’in inşasına hiç de müsait değildi.

İmparatoru deviren ve DERG ismi verilen cunta yönetiminin başında bulunan kişi Mengistu Haile Mariam isimli Sovyet destekli generaldi. Mengistu’nun, günde ortalama 60 kişiyi işkenceyle öldürdüğü iddia edilen iktidar dönemine verilen isim ise ‘kızıl terör’dü.

Afrika tarihinin gördüğü en acımasız diktatörlerin başında gelen Mengistu rejimiyle kuzeydeki Eritre ve Tigre bölgelerindeki isyancılar arasındaki çatışmalar on yıllar sürerken, yüz yıllardır değişmeyen kanun yürürlüğe girdi ve filler tepişirken ezilen yine çimenler oldu.

İsyancılarla Mengistu arasında devam eden çatışmalarda hayatını kurtarmaya çalışan yaklaşık 10 milyon sivil, sırtlarına birer ceket bile alamadan kendilerini Etiyopya’nın -10 ile 40 derece arasında sıcaklık değişimi yaşanan çöllerinde bulur.

Bu sırada isyancı Tigre bölgesindeki son tahıl ambarlarını da uçaklarla bombalayan Mengistu, zaten hüküm süren kıtlığın boyutlarını korkunç seviyelere ulaştırır.

Çöllerde kurulan 500 ila 1000 kişi kapasiteli BM ve Kızılhaç’ın baraka kampları iki elin parmak sayısını geçmez, 10 milyona yakın insanın sığınabileceği başka hiçbir yer de yoktur.

Bu sırada insan cesetleri çöllerde leşçi sırtlanlar tarafından yenilir, daha da kötüsü salgın hastalıkların yayılmaması adına yenmeleri için adeta çaba sarf edilir. Ve bu durum, insanlık tarihinin en büyük utanç vesikalarından biri olarak kayıtlara geçer.

Afrika’da böylesi bir cendere yaşanırken, 1984 yılının Ekim ayında, Londra’da sahne aldığı ikinci sınıf bir barda kendisini dinlemeye yeterli sayıda kişi gelmeyen bir müzisyen, programının iptal edilmesi sebebiyle evine döner.

İngiltere’nin en gözde sanatçıları tarafından bilinen ve sevilen biri olmasına rağmen, yaptığı müzik pek beğenilmeyen ve halk arasında ‘ünsüz ünlü’ gibi benzetmelerle alay konusu olan bu kişi, İrlandalı rock grubu Boomtown Rats’in solisti Bob Geldof’tur.

Bar sahibinin kendisini eve gönderdiği gece depresyon halinde İrlanda’ya dönmek de dahil pek çok alternatifi düşünen Geldof, gece saat 3’te karşısına çıkan, BBC muhabiri Michael Buerk’ün Etiyopya haberini izlerken o ana kadar uykularını kaçıran kendi dertlerini unutur.

BBC’nin röportaj yaptığı Kızılhaç hemşiresi Claire Bertschinger, görevli olduğu 500 kişilik kampın kapılarına yığılan ve açlıktan ölmek üzere olan, çoğu çocuk, 80.000’i aşkın kişi arasından seçim yapmak zorunda olduğunu söylemektedir.

Kampa alacağı çocukların hayatta kalacağı, diğerlerinin ise öleceği bu kahreden seçimi yaparken kendisini Nazi kamplarında gibi hissettiğini söyleyen hemşire, BBC muhabiri Michael Buerk’e dünyanın buraya acilen yardıma gelmesi konusunda sesini duyurması için adeta yalvarır.

Bertschinger’in söylediğine göre açlıktan bitap düşen Etiyopyalıların tek istediği çocuklarının kampa alınmasıdır. Kendileri için hiçbir talepte bulunmayan yetişkinler, kampın kapısında usulca uzanarak ölümü beklemekten başka hiçbir şey yapmamaktadır.

Kamplara alınmayan onbinlerce çocuğun dışarıda hayatta kalabilmeleri için ise, ebeveynleri tarafından öğütülmemiş buğday kabukları yenmeleri sağlanır. Zira her gün gözleri önünde eriyen çocuklarının kampların dışında yiyebileceği başka hiçbir şey yoktur.

Bu kabuklar, henüz çok küçük olan çocukların midelerini jilet gibi kestiği için, açlıktan öldüğü söylenen çocukların önemli bölümü aslında kan kusarak hayatını kaybetmektedir.

Kampların dışında kalan kadınların durumu da en az çocukları kadar trajiktir. Bebeklerini emzirebilmek için hayvan dışkısı içindeki sindirilmemiş tahıllara kadar buldukları her şeyi yemek zorunda kalan annelerin çoğu zehirlenerek hayatını kaybeder.

Bebekleri için kendilerini feda eden annelerden dolayı öksüz ve yetim çocukların sayısında ayrı bir patlama yaşanır. Henüz bebekken annesiz kalan çocukların bakımı, daha kendi başlarının çaresine bakamayan birkaç yaş büyük kardeşlerine düşer.

Hemşire Bertschinger, o gün kendisinden binlerce kilometre uzakta bulunan, anlattıkları üzerine kendi dertlerini unutan ve henüz kim olduğunu dahi bilmediği Bob Geldof’a Etiyopya’daki çocukları kurtarmak için nasıl bir ilham verdiğinden elbette habersizdir.

Kendi deyimiyle kötü bir müzisyen olsa da, bir çılgınlık yaparak ve arkadaşlarından destek alarak Etiyopya için bu kulvarda bir şeyler yapmaya çalışacaktır Geldof. Zira yardım için müzikten başka elinden gelen hiçbir şey yoktur.

Geldof’un en büyük şansı müzik dünyasında mükemmel ve kendisine asla tepeden bakmayan, yardım alabileceği dostlara sahip olmasıdır. Ancak buna rağmen konuyu ilk kez açtığı ve yardım istediği Ultravox grubundan Midge Ure, kendisine dostça bu rüyadan uyanmasını tavsiye eder.

Midge Ure’a 1 hafta boyunca Etiyopya’daki çocukların görüntülerini izleten Geldof ise nihayetinde Ure’u ikna etmeyi başarır. İkili; Etiyopya için tek parçadan oluşan bir single yaparak dünyanın dikkatini Afrika’daki kıtlığa çekmeye ve farkındalık yaratmaya çalışacaktır.

Hedef olarak belirledikleri tarih ise yaklaşık 2 ay kalan Noel dönemidir. İngiltere’de müzik piyasalarının çok hareketli olduğu bu dönemde yeni yıl temalı bir şarkıyla ve “Dünyayı besle(yelim)” sloganıyla Etiyopya çöllerindeki dramı duyurabileceklerini umut ederler.

Yeni yıl veya Noel temalı onlarca parça olmasına rağmen, telif ödeyecek paraları olmadığı için bu kısa sürede mecburen söz ve müziği kendilerine ait bir parçayla yapacaklardır bu işi.

Bir bestenin yapılması normal şartlarda aylar alırken, Midge Ure tarafından yapılan beste sadece birkaç hafta içinde hazır hale gelir. Parçanın, müzikle son derece uyumsuz olan ve yüz buruşturan sözlerini yazan kişi ise Geldof olur. Düzenlemeyi yapmak yine Midge Ure’a düşer.

Midge Ure’un büyük emek verdiği, “Do they know it’s christmas time?”, yani “onlar bunun Noel olduğunu biliyorlar mı?” ismini taşıyan parça ile Etiyopya’da aç kalan çocukların dramını, yeni yılı ihtişam ve lüks içinde kutlamaya hazırlanan Batı’ya anlatmak için yola koyulurlar.

Geldof’un daveti üzerine George Michael, Phil Collins; U2 ve Duran Duran üyeleri gibi 30’dan fazla ünlü ismin, karşılığında hiçbir menfaat görmeksizin katılımıyla; ‘Band Aid’ ismiyle, çok kısa sürede stüdyo kaydı yapılan albüm Kasım/1984’te piyasaya sürülür.

Parçadan beklenti pek yüksek olmadığı için amaç albüm satışından kâr elde etmek değil, Etiyopya’daki açlık için Batı’da farkındalık yaratmaktır. Bu yüzden tek kuruş kâr beklentisi olmadan ve düşük bir satış tahminiyle sadece 40.000 kopya üretilir.

Ancak beklenmeyen bir beğeniyle karşılaşan parça, İngiltere’de tüm müzik listelerini alt üst eder ve 1985 yılının ilk 3 ayında radyolarda en çok dinlenen şarkı olur. Ardından ek kopyaların siparişiyle albümde 4 milyona yakın satış sayısına ulaşılır.

Sadece stüdyo ve basım giderlerini karşılamak için 100.000 $ gelir beklenen albüm, Geldof ve Midge Ure’a 15 milyon $’lık dönüş sağlar. Bu paranın tek kuruşuna dokunmayan ikili, doğrudan Etiyopya’ya bağış için yola koyulur, ancak bilmedikleri Afrika gerçekleri çok şeye gebedir.

Öncelikle bu paranın yönetimi için Band Aid isimli bir vakıf kurulur. Vakfı temsil yetkisi ise Geldof’a verilir.

Beklenmedik bir mucizenin gerçekleşmesiyle tam 15 Milyon dolar değerinde, kısa vadede en az 300.000 kişiye yetecek un, temiz su, ilaç ve battaniye temin edilir.

Ancak Geldof ve Midge Ure; 3 gemi dolusu, yüzbinlerce tonluk erzakla birlikte Etiyopya’nın Kızıldeniz’deki limanına geldiklerinde; Afrika gerçekleri hakkında hiçbir şey bilmediklerini acı şekilde yaşayarak öğrenirler.

Gemilerden indirilen yüzbinlerce tonluk erzakı yüzlerce kilometre uzaktaki kamplara taşıyacak, ülkedeki tüm kamyonlar birleşerek bir kartel oluşturmuştur. Bu kartel, yardım malzemelerini kamplara ulaştırmak için 5 milyon dolar gibi fahiş bir ücret talep eder.

Tüm para yardım malzemelerine harcandığı için kamyon karteline verilecek böylesi bir para yoktur. Ölmek üzere olan çocuklar limandan gelecek yardıma muhtaçken; bu kadar acımasız, bencil ve umursamaz olan Afrikalılarla karşılaştığı gün, kıtanın gerçekleriyle yüzleşir Geldof.

Sırf kamyon bulunamadığı için 15 milyon dolarlık yardım malzemesi Etiyopya’nın Kızıldeniz limanlarında çürümeye terk edilirken, Tigre çöllerinde her 15 dakikada bir çocuk açlıktan ölmeye devam eder. Son çare olarak görüşülen Mengistu ise çözüm için kılını dahi kıpırdatmaz.

Mucizeyle gelen milyonlarca doların yine beklenmedik şekilde yok olması korkunç bir hayal kırıklığı yaratır. Avrupa limanlarında rüya gibi başlayan serüven, Kızıldeniz limanlarında acı bir sonla noktalanır.

Avrupa’dan gelecek yardım haberini alarak, bir parça ekmek umuduyla kamp kapılarına yığılan yüzbinlerce insanın karşısına bomboş ellerle çıkmak, o güne kadar karşılaştığı en can yakıcı sınav olur Geldof’un. Ancak o kahreden gün, aslında her şeyin yeniden başladığı tarih olacaktır

Geldof İngiltere’ye döndüğünde Afrika’dan feci haberler de kendisiyle birlikte gelir. Tigre’deki isyancıların kontrolündeki son tarım alanları da Mengistu tarafından uçaklarla bombalanmaya başlamış ve günlük ölen kişi sayısı 100’ü aşmıştır.

Nisan ayında, başladığı işi bitirmek için tekrar ayağa kalkar. Mucizeyle gelen ve ardından felaketle yok olan parayı tekrar bir araya getirmek için elindeki son atımlık kurşunla, ıskalaması halinde depreme sebep olacak, müzik tarihinin gördüğü en büyük kumar için harekete geçer.

Etiyopya dramı, canlı yayında yapılacak bir müzik organizasyonuyla dünyaya duyurulacak, Band Aid’le sağlanan beklenmedik başarı bu kez bilinçli şekilde kovalanacak, hedef ise Band Aid’in en az 3 katı tutarında para toplamak olacaktır.

Toplanan parayla komşu Sudan’dan kamyonlar satın alınacak ve tüm dünyanın dikkati çekilerek, gerekirse BM’den yardım istenerek lojistik güvenliği temin edilecektir. En önemlisi de Band Aid ismi değişecek ve vakıf artık Live Aid olarak anılacaktır.

Bu kez hedefinde, dünyadaki sıcak paranın %70’inin döndüğü ve refahın en yüksek seviyede olduğu Atlantik’in iki yakasına hitap edecek bir organizasyon vardır. Ancak bunun için gerekli teknolojik altyapıya ulaşmak, en az organizasyona katılacak sanatçıları ikna etmek kadar zordur.

İngiltere ve ABD’de kurulu iki farklı konser alanından eş zamanlı olarak, tüm dünyaya yayın yapmanın tek yolu uydu teknolojisidir. Sadece Olimpiyat oyunları ya da Dünya Kupaları’nda kullanılabilen bu yöntemin maliyeti vakıf için altından kalkılabilir bir meblağ değildir.

Çoğu sanatçının dünyanın dört yanında turnede olduğu bir dönemde; aralarında husumet olan kaprisli mega starları bir araya getirmenin imkansızlığı bir tarafa, bu mümkün olsa bile uydu teknolojisinden yararlanacak paranın bulunması imkansızdır.

İşte bu sırada 1970’ler ve 80’ler boyunca çocuklar, hayvanlar ve çevre için bilinen ve bilinmeyen sayısız kampanyaya imza atan David Bowie girer devreye. David Bowie’nin ismi gelecekte en çok Japonya’nın Taiji körfezinde katledilen yunuslar için kendini adamasıyla duyulacaktır.

Heroes isimli parçasıyla, yunusların teknelerle kıyıya sürülerek canlı halde elektrikli hızarlarla katledildiği, milyarlarca dolarlık kanlı bir sektöre tek başına savaş açacak ve bunun için tek kuruş karşılık da istemeyecektir.

Sekteye uğratacağı bu vahşetin ekonomik döngüsü büyük olduğu için yer altı şebekelerinin hedefinde olacak, 2016 yılında öldükten sonra da ardından en çok bu fedakarlığı için göz yaşı dökülecektir.

Böyle bir yıldızın 1985’teki drama sessiz kalması düşünülemeyeceği için Geldof’un Live Aid davetini de düşünmeden kabul eder Bowie.

Band Aid’e de sonradan dahil olan sanatçı, belki de kariyeri için çok büyük bir kumar oynayarak o güne kadar hiç denenmemiş olan, dünya kupası finali düzeyinde görülen ve başarı şansı çok düşük olarak değerlendirilen, küresel çaptaki canlı yayın konserine katılacağını duyurur.

David Bowie isminin müzik dünyasındaki ağırlığı bilindiğineden dışayı, onunla aynı sahneye çıkmak birçok müzisyen için teşvik sebebi olur. Bowie’nin katılacağını duyan Elton John onu takip eder, Queen de hemen arkalarından gelir.

Dire Straits, George Michael, Madonna, Bryan Adams, Phil Collins ile devamı gelecek, dönemin en ünlü müzisyenlerinden oluşan toplam 45 grup ve solo sanatçı 1985 yılının Temmuz ayında kararlaştırılan gün için tüm programlarını ve konserlerini iptal ederler.

13 Temmuz 1985 Cumartesi günü, Londra’daki Wembley ile Philadelphia’daki JF Kennedy stadyumlarında eş zamanlı olarak gerçekleşecek toplam 16 saatlik konser için hedef 50 milyon $ olarak belirlenir, ancak bu hiç de kolay olmayacaktır.

Londra ve Philadelphia’daki sadece stadyumların kira bedeli 1 milyon dolardır. Bununla birlikler ses sitemlerinin kurulum ve işletiminden güvenlik ve çevre temizliğinin sağlanmasına kadar her şey Live Aid tarafından karşılanacaktır. İngiltere ve ABD,doğrudan bir destekte bulunmaz

En önemlisi de ancak Dünya Kupası ve Olimpiyat oyunlarında kullanılan uydu teknolojisinin yüklü bedeli yine vakıf tarafından ödenecektir. Bu; Geldof’un 13 Temmuz 1985 günü, Wembley’e 20 milyon dolarlık bir senet imzalayarak gelmesi anlamı taşımaktadır.

Bunun karşılığında elde edilmesi ümit edilen gelir ise tüm ülkelerinden Afrikalı çocuklar için banka ve telefon aracılığıyla yapılacak bağıştır. Konser için kullanılacak 300 telefon hattı dünyanın dört yanından yapılacak bağışlar için 24 saat arama kabul edecektir.

Konser dünyada 110 farklı ülkede canlı yayınlanacağı için 1 milyar kişinin izleyeceği varsayılır, daha doğrusu izlemesi temenni edilir. Zira sponsor şirketlerin ödemenin tamamını yapmak için koştukları şart, konserin en az 1 milyar insan tarafından seyredilmesidir.

Bu seyirci sayısına ulaşılamaması, beklenen bağışın toplanamaması, sanatçılar arasında yaşanacak olası problemler, ego ve kapris krizleri, teknolojik aksaklıklar, sabotaj korkusu ve niceleri düşünüldükçe oynanan kumarın ne kadar büyük olduğu daha iyi anlaşılmaktadır.

Ancak Geldof için dönüş yolu çoktan geride kalmış; sadece kendi hayatının değil, katılan tüm sanatçıların hayatlarında görebileceği en büyük kumar günü gelip çatmıştır.

Aylardır uykusuz geçen gecelerin birikimiyle 12 Temmuz akşamı erkenden uyuyakalan Geldof, ertesi sabah gerçekleşecek konser öncesi gelen telefonla uyanır. Telefonun diğer ucunda U2’nun menajeri vardır; daha önce konsere katılacağını ilan eden grup, kararından vazgeçmiştir.

U2’nun menajeri gerekçe olarak prova yapılmamasını söylese de, bu durum sadece onlar için değil, tüm gruplar için geçerlidir. Daha da ötesi, yeterli prova imkanının olmadığı daha önce defalarca kez konuşulmuş, U2 da diğer sanatçılarla birlikte buna rıza göstermiştir.

Band Aid albümünde en fazla katkısı olanlardan birinin U2’nun solisti Bono olması, uğranılan şoku daha da artırır. Yıllar sonra ortaya atılan iddiaya göre ise o gece mesele prova yapılamaması değil, Wembley’deki konser öncesi Thatcher’ın öne çıkarak kendi reklamlarını yapmasıdır.

O dönem muhafazakarlara karşıt bir duruş sergileyen U2’nun ‘Demir Lady’ lakaplı Başbakan Thatcher’dan nefret ettiğini söylemek yanlış olmaz. Sadece İngiltere’de değil, tüm dünyada insan hakları ve özgürlük söylemleriyle kendine has,oldukça politik bir hayran kitlesi edinmiştir U2

Savaş karşıtı tüm kampanyalara destek veren grup; 1980’ler, 90’lar ve 2000’ler boyunca Çin ve Latin Amerika’daki otoriter rejimler altında, kendilerine servet teklif edilmesine rağmen konser vermemiştir(U2’nun boykot ettiği ülkeler arasında o dönem Türkiye de vardır)

U2’nun gerekçesi her ne olursa olsun, son anda yaptığı hamle Geldof için tam bir yıkım olur. Daha önce basılan afişlerde ve biletlerde ismi geçen grup için konsere gelecek hayranlarına bunun izahını yapmak imkansızken, diğer sanatçıların bundan etkilenmesi de kaçınılmazdır.

Ertesi gün, Londra saatiyle 12’de başlayan Wembley konserinde U2’nun düşündüğü gibi muhafazakarların gölgesinde, Kraliyet ailesinin selamlanmasıyla başlanır. Ancak Kraliçe konsere katılmaz ve Kraliyet ailesi torun Prens Charles ile Prenses Diana tarafından temsil olunur.

Kriz U2’nun kararından ibaret kalmaz. Dünyanın en ünlü mega starlarının bir araya geldiği konserde beklenen, telefon ve banka kanalıyla bağışların da müzikle birlikte başlamasıdır. Ancak organizasyonun en büyük kozu olan isimlerin sahne almasına rağmen bu beklenti gerçekleşmez.

İlk hayal kırıklığı 1980’li yıllarda şöhretin zirvesinde olan müzisyenlerinden Phil Collins’in sahne aldığı saat 15:00’te yaşanır. Phil Collins, döneme damga vuran Against All Odds isimli parçasını seslendirirken 300 telefon hattından hiçbiri çalmaz.

Phil Collins’in bir başka mega star olan Sting’le birlikte seslendirdiği şarkılara rağmen durum değişmez. Aslında bağış alınamaması Phil Collins dışında tüm sanatçılar için geçerlidir. Konserin mimarı olan Geldof ve Midge Ure da bu hayal kırıklığını bizzat yaşarlar.

Ancak izleyenleri ekrana kilitleyeceği düşünülen Phil Collins için, üstelik de Sting’le birlikte sahnedeyken yapılmayan bağışlar, konserin devamı için büyük moral kaybı yaratır. Ardından tüm sanatçılar konserin finalini beklerden, Phil Collins sahneden ayrılır ve gözden kaybolur.

Londra’da, saat 22:00’de son bulacak konserde saat 17:00 itibariyle toplanan bağış 1 milyon dolar bile değildir. Aslında sorun bağış alamamaktan ziyade televizyonda hedeflenen 1 milyar izleyiciye ulaşamamaktır. Akşam 17:00 sularında aktif izleyici sayısı 300 milyon bile değildir.

Her iki şehirde de izleyiciler o an farkında değildir ancak, Geldof ve beraberinde konsere katılan mega starlar dev bir enkazın altında kalmak üzere hazin bir sona doğru adım adım ilerlemektedir.

13 Temmuz akşam saatlerinde, Afrika için para toplama gayesiyle başlayan organizasyon, yapılan masrafları bile karşılayacak tutarda bağış elde edememiştir. Bu fiyaskonun yanı sıra, boy gösteren dev sanatçıların kariyerleri için gerçek bir kayıp olmaya adaydır bu konser.

Saat 17:30 sularında Geldof’un beklemediği bir gelişme yaşanır ve önceki gece büyük şok yaratan U2 sahneye çıkar. O ana kadar üzerinde ölü toprağı bulunan Wembley’e “Bloody Sunday(Kanlı Pazar)” isimli parçayla çok sert bir giriş yapar U2.

1972 Yılında İngiliz askerleri tarafından kalabalığın üzerine ateş edilmesi sonucu öldürülen Kuzey İrlanda’daki sivilleri anlatır bu şarkı. İngiltere’nin muhafazakar mahallelerinde linç sebebi olacak bu isyan şarkısını, Londra’nın orta yerinde söyleyerek büyük sükse yapar U2.

U2 Wembley’i biraz olsun hareketlendirse de, sahneden ayrıldıkları sırada kasada biriken para 3 milyon $ bile değildir. Saat 18:00 sularında canlı yayına çıkan Geldof’un izleyicilere hitaben yaptığı konuşmadaki çaresizlik ekran başındaki herkesin yüreğini burkar:

“Yardımlarınız için teşekkürler ancak bunlar yeterli değil. Lütfen bu akşam pub’a gitmeyin, evinizde oturun ve o parayı buraya gönderin. Çünkü şu anda insanlar ölüyor!” Ancak Geldof önündeki sehpayı yumruklarken farkında olmasa da, o an tüm kozlar hâlâ masaya sürülmüş değildir.

Saat 18:30’da sahneye çıkan Queen’in, muhteşem bir performansla tüm dengeleri değiştirerek sadece yarım saatte aktif izleyici sayısını 2 katından fazla artırmasına tanıklık edilir. Radio Gaga parçasını söyledikleri sırada dünya genelinde 1 milyar kişiye yaklaşır TV izleyicisi.

Radio Gaga’nın seslendirildiği sırada, Freddie Mercury’nin izleyicilerle senkronize şekilde yaptığı şov Philadephia’daki JF Kennedy stadındaki konserin yarıda kalmasına sebep olur ve ABD’de dahi insanlar Londra’yı izlemeye başlar.

Ardından başlayan Hammer to Fall şarkısıyla tüm konserin süre bazında bağış rekoru kırılır. Freddie Mercury’nin hayat hikayesini anlatan Bohemian Rhapsody filminde de anlatıldığı üzere bu sırada 300 telefon hattının tamamı kilitlenir.

Band Aid’in stüdyo kaydında yer almayan ve Live Aid’e sonradan dahil olan Queen, 1980’lerde Güney Afrika’daki Apartheid rejimi altında konser vermeyi kabul eden gruplardan biri olduğu için başlarda büyük eleştiri almıştır.

Ancak ABD’li hiçbir Afrika kökenli sanatçı(prodüksiyon şirketlerinin izin vermemesi sebebiyle) Live Aid’e katılmazken, Queen daveti kabul etmiş ve konseri bir felaketten kurtarmıştır. Diğer taraftan Feeddie Mercury, Live Aid’de sahneye çıkan tek Afrika doğumlu sanatçı olmuştur.

Queen’le birlikte büyük ivme yakalayan Live Aid, grubun sahneden ayrılmasıyla durulmaz. Queen’in hemen ardından sahneye çıkan David Bowie’yle bağış miktarı ikinci kez pik yapar.

Güler yüzü ve alçak gönüllülüğüyle başından beri Live Aid’de en büyük moral kaynağı olan David Bowie, tüm konserlerinde olduğu gibi kopan alkış fırtınasını kendisinden önce, bu kez prova şansı bile bulamayan sahne emekçisi arkadaşlarına yönlendirir.

Ardından da şarkısını kendi oğluna, stadyumdaki herkesin çocuklarına ve tüm dünya çocuklarına hediye eder.

Hediye ettiği şarkı, bir süre sonra Japonya’nın Tiaji körfezinde katledilen yunusları kurtarma çalışmalarının bayrak marşı olacak olan Heroes isimli parçadır. Sözlerinde “bir günlüğüne kahraman olabiliriz” dediği parçayla Wembley ikinci kez sallanır.

David Bowie’nin sahne aldığı sırada aktif izleyici sayısının 1 milyarı hayli aştığı tahmin ediliyor. Tüm dünyanın dikkat kesildiği anı çok iyi değerlendirerek son şarkısını söylemek yerine, The Cars grubunun Etiyopya’daki çocuklar için yapılan klibini yayınlar David Bowie.

Wembley’deki coşku yerini hüzne bıraksa da, o an tam olarak ihtiyaç duyulan budur. “Hepinize teşekkür ediyorum, bu konserin kahramanları sizlersiniz ancak lütfen burada neden bulunduğumuzu unutmayalım” diyerek sahneden ayrılırken,bu hamlesi sayesinde yeni bir bağış dalgası başlar

İngiltere saatiyle 20:00 olduğunda kasada biriken para 70 milyon dolardan fazladır. Artık kritik eşik geride kalmış, stres sona ermiş, hedeflenen bağış miktarına ulaşılmıştır.

İlerleyen saatlerde ilginç bir gelişme yaşanır ve öğle saatlerinde Wembley’de ortadan kaybolan Phil Collins Philadelphia’da ortaya çıkar. Konser sonrası verdiği röportajda “beni Londra’da beğenmedikleri için şansımı bir de burada denemek istedim” diyerek espri yapar.

ABD yerel saatinin geri olmasından da yararlanarak ilk uçakla Philadephia’ya gelmiştir Phil Collins. Bu sayede iki farklı kıtada aynı gün şarkı söyleyen ilk insan olarak kayıtlara geçer ve o esnada kasada biriken para daha da artar.

Gecenin sonunda 100 milyon dolara yaklaşan bağış miktarıyla hem rekor kırılır, hem de kabus gibi başlayan gün muhteşem şekilde sonlanır. Wembley’de en son sahneye çıkan kişi ise Beatles’ın efsane solisti Paul McCartney olur.

John Lennon’ın 1980 yılında bir hayranı tarafından öldürülmesinin ardından psikolojik sorunlar yaşayan ve 5 yıl sonra ilk kez Live Aid’de sahneye çıkan McCartney, izleyenlere unutulmaz Let It Be parçasıyla seslenirken bağışlar oluk oluk akmaya devam eder.

Wembley’deki gecenin finalinde, bütün hikayenin başlangıcı olan ve hem beğenilmeyeceği düşünülen, hem de ümit beslenmeyen, çok kısa bir sürede hazır hale gelen ‘Do They Know It’s Christmas Time’ isimli parçayla veda eder tüm sanatçılar.

Bu parçayla çıkılan yolda gelinen nokta inanılmazdır. 1.9 Milyar insanın canlı olarak izlediği Live Aid toplamda 150 milyon dolar net bağış toplamayı başarmıştır(bu paranın bugünkü alım gücünün, bunun 4 ila 5 katı civarında olduğu hesaplanıyor).

Belki Afrika’nın makus talihi değiştirilemedi ancak Live Aid vakfının katkılarıyla Etiyopya’daki çocuk ölümlerinde 1985 yılı sonundan itibaren önemli düşüş sağlandı. Geldof ise 200 milyon dolar emanet taşımasına rağmen bunun tek kuruşuna el sürmedi.

Geldof bugün hâlâ bilinen bir sanatçı değil, daveti üzerine Live Aid’e dahil olan mega starlar kadar parası da yok. Konser biletlerinin yarısı, bazen yarısından çoğu hâlâ satılmıyor ve kendisini iyi olmayan bir müzisyen olarak tanımlamaya devam ediyor.

“Live Aid’den önce de müzik kariyerim yoktu, bugün de yok” diyecek kadar kendisiyle barışık, ancak müzik dışında yaptığı hemen her işte başarılı. The Wall filminde başrol oynayacak kadar iyi bir aktör olduğu sonradan ortaya çıktı örneğin.

Geride kalan 30 yılın ona armağan ettiği belki de en büyük kazanım ise, fotoğraflarını Live Aid afişlerinde kullandığı çocukların ve yüz binlerce akranlarının, bugün sağlıklı yetişkinler olmaları.



Follow us on Twitter

to be informed of the latest developments and updates!


You can easily use to @tivitikothread bot for create more readable thread!
Donate 💲

You can keep this app free of charge by supporting 😊

for server charges...